6 Mayıs 2023 Cumartesi

KAHROLSUN İNSAN HAKLARI!

Cumartesi Anneleri, her cumartesi günü İstanbul Galatasaray Meydanı’nda toplanarak, gözaltında işkencelere ve siyasi cinayetlere kurban giden yakınlarını arayanlardan oluşan bir topluluk. Esin kaynağı, Arjantin’de faşist cuntanın yok ettiği çocuklarını bulmak için Plaza Del Mayo’da toplanan anneler. 

Türkiye'nin Cumartesi Anneleri ilkin 1995 yılında toplandılar. Başlıca talepleri, kayıpların devlet arşivlerinde kayıtlı akıbetlerinin açıklanması, faillerin yargılanması. 

Toplantıları zaman zaman keyfi olarak engellendi, kesintiye uğradı; ama kayıp yakınları 28 yıldır taleplerinden vazgeçmediler. Recep Tayyip Erdoğan da Başbakan sıfatıyla 5 Şubat 2011’de Cumartesi Anneleri’yle görüşmüş, sorunun çözümü için söz vermişti.

Ne var ki, Erdoğan’ın bu sözü de demokratikleşmeye ilişkin diğer vaatleri gibi kâğıt üstünde kaldı. Ucube başkanlık rejimine geçilir geçilmez, 25 Ağustos 2018’e rastlayan 700’üncü hafta buluşması İçişleri Bakanı SS’in talimatıyla Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından yasaklandı. O günden beri Cumartesi Anneleri, kendileriyle özdeşleşen alanda toplanamıyorlar, toplandıklarında polis tarafından coplanıyorlar, gözaltına alınıyorlar. Anayasa Mahkemesi (AYM), Cumartesi Anneleri’nin toplantısına polis saldırısının toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkına aykırı olduğuna oybirliğiyle hükmetti. AYM’nin ihlal kararı geçen 23 Şubat’ta Resmi Gazete’de yayımlandı. Ancak AYM’nin kararına karşın Cumartesi Anneleri haftalardır coplanıyorlar, gözaltına alınıyorlar.

***

Cumartesi Anneleri’ne yönelik resmi terör ve gözaltılar, İnsan Hakları Derneği İHD’nin şubelerinde düzenlenen basın açıklamalarıyla protesto edildi.

İHD Ankara Şubesi’nin bu haftaki gündeminde bir açıklama da cezaevlerindeki hasta mahpuslarla ilgiliydi. Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi, tam 452 haftadır cumartesi günü şube binası önünde toplanıp bir hasta mahpusun sorununa dikkati çekiyor. Dernek üyelerinin 452’nci buluşması Ankara polisinin keyfi yasağıyla engellendi geciktirildi. Gerekçe? Yok bir gerekçe. 

Şube binası önünde resmi ve sivil kıyafetli onlarca polis. İnisiyatif üyelerinin toplanmasına engel oluyorlar. 

Şube yöneticisi Sevil Turgut, “Hangi gerekçeyle?” diye soruyor. 

Polis amiri “Valilik kararı” diyor.

Sevil Turgut, “Gösterin kararı!” diyor, polis amiri bir karar göstermiyor.

Sevil Turgut, “Toplantı ve gösteri yürüyüşü bu anayasada bile haktır” diyor; polis amiri, bu kez “Seçim yasakları” diyor.

Sevil Turgut “Bizim açıklamamız seçim faaliyeti değil” diyor; polis amiri oralı olmuyor.

Sevil Turgut açıklamayı açık alanda yapmakta kararlı olduklarını vurguluyor.

Kuşatma yarım saat sürüyor. Polisler, inisiyatif üyelerini sokakta taciz ediyorlar. Gerekçe, “Geleni geçeni engelliyorsunuz!”

Jandarma subaylığından emekli olduğumu söyleyerek, yaptıklarının kanun dışı olduğunu ihtar ediyorum ama aldırmıyorlar.

Nihayet, yarım saat süren engellemenin eziyetin yeterli olduğunu düşünerek açık alanda basın açıklamasına izin veriyorlar.

Açık alanda basın açıklamasında ısrarından dolayı Sevil Turgut’u ve diğer şube yöneticilerini içten içe alkışladım.

***

Fotoğrafta görüldüğü üzere bir avuç kişiyiz ama en sade bir basın açıklamasına bile tahammül edemeyecek ölçüde demokratik haklara düşmanlık söz konusu. Nereden bakılırsa bakılsın, keyfi bir uygulama. Ortada bir valilik kararı yok, olsa bile anayasaya aykırı bir karardır. Olan biten, bürokrasinin öteki birimlerine de sinmiş, polis ve askeri bürokrasiye egemen faşizan zihniyetin sahaya yansımasından ibarettir. Balık baştan kokar denir ya; bürokrasinin alt kademelerindeki daha düşük rütbeli otokratlar da durumdan vazife çıkartıyorlar; keyfi yasaklar koyuyorlar.

Özgürlüklere düşman öyle köklü bir kültürdür ki, onca iktidar geldi geçti, hiçbirinde emniyet örgütünün faşizan zihniyetine çare aranmadı. 

***

Tansu Çiller’in iktidar günleriydi; Murat Karayalçın Başbakan Yardımcısı idi. Ben de, koalisyon hükümetinin SHP kanadını izlemekle görevli ANKA Ajansı muhabiriydim. Memur sendikacılığının öncüsü KESK, memur maaşlarına ek zam için gösteriler düzenliyor; polis memurları sivil memurları sopadan geçiriyordu. Nihayet Bakanlar Kurulu ek zam gündemiyle toplandı.

Toplantı saatler sürdü. Başbakanlık binası önünde toplantıdan çıkacak kararı bekliyoruz. Toplantıdan ilk olarak Hükümet Sözcüsü Yıldırım Aktuna çıktı. Hemen karşıladık, ek zam için nasıl bir karar alındığını sorduk. Yıldırım Aktuna, soruyu geçiştirdi; aracına binip gitti. Başbakanlık koruma polisleri hemen biz gazetecilere gelip “Ne olmuş abi, ek zam çıkmış mı?” diye sordular. Biz de “Henüz öğrenemedik” diye karşılık verdik.

Derken, Başbakan Yardımcısı Murat Karayalçın göründü; hemen karşıladık, ek zammı sorduk. Karayalçın “Gerekli açıklamayı Tansu Hanım yapacak” diye yanıtladı. Polisler yine yanımıza gelip heyecanla “Ek zam çıkmış mı?” diye sordular. Gerekli açıklamayı Başbakan’ın yapacağını söyledik, polisler uzaklaştılar.

Nihayet Başbakan Tansu Çiller göründü, kameralar mikrofonlar hazırlandı. Tansu Çiller, ek zam konusunu gelecek Bakanlar Kurulu toplantısına ertelediklerini bildirdi; aracına binip gitti. Polisler bu kez daha heyecanlı yaklaşıp ek zammı sordular. AA Muhabiri Vedat Çuhadar, muzip bir ifadeyle “Ek zam çıkmış, gösterilerde dayak yiyenlere zam var, dayak atanlara yok” diye yanıtladı. Başbakanlık koruma polislerini aldı bir düşünce. Polislerin düşünceli hal ve hareketleri endişe verici bir biçim kazanmaya başlayınca Vedat’ı dirsekledim; “Vedat gerçeği söyle, yoksa şimdi bizi de dayaktan geçirecekler” diye uyardım. Vedat “Şaka şaka! Ek zam konusu gelecek Bakanlar Kurulu toplantısına ertelenmiş” diye açıkladı. Vedat’ın bu açıklaması üzerine bir polis ne dese beğenirsiniz? “Abi ya, İstanbul’daki arkadaşlar da sivil memurları bizim dövdüğümüz kadar dövselerdi, ek zam kesin çıkardı!”

***

Dediğim gibi, özgürlüklere düşman öyle köklü bir kültürdür ki, onca iktidar geldi geçti, hiçbirinde emniyet örgütünün faşizan zihniyetine çare aranmadı. Geçmişte polislerin katıldığı protesto gösterilerinde “Kahrolsun insan hakları!”, “Yetki isteriz, komünistlere yeteriz!” diye slogan atıldığını anımsıyorum. 

Bülent Ecevit’in son başbakanlığı döneminde polisler yine resmi üniformalarıyla sokağa dökülmüşler insan hakları aleyhine sloganların yanı sıra tekbir getirmişler, “Başbakan istifa” diye bağırmışlardı. Ecevit, “Polisler zaman zaman duygularına kapılabilirler, tepki duyabilirler. Fakat izinsiz olarak sokaklara dökülürlerse, asayişten sorumlu oldukları halde asayişsizlik etkeni olurlarsa, işler çığırından çıkar” diye karşılık vermişti.

Dönemin İçişleri Bakanı Sadettin Tantan ise, “Bu gösterilerin arkasında soyguncular ve eşkıya var” diye açıklama getirmişti.

Sadettin Tantan polis ayaklanmasının arkasında hangi soyguncular ve eşkıya olduğunu açık etmedi. Günümüze gelecek olursak. İçişleri Bakanı’nın, Jandarma Komutanı’nın öyle fotoğrafları çıkıyor ki. Kimler kimlerle beraber!


25 Nisan 2023 Salı

ECEVİT YAŞASA AKP’YE OY VERİR MİYDİ?

Necmettin Erbakan Atatürk ve laiklik karşıtlığı söz konusu edildiğinde “Atatürk yaşasaydı Milli Görüşçü olurdu” diyerek üste çıkmaya çalışırdı. Bugün de DSP Genel Başkanı Önder Aksakal, “Bülent Ecevit, Deniz Gezmiş yaşasalar, Cumhur İttifakı’na oy verirlerdi” demiş.

Sağcı siyasetçilerin klasik demagojileridir; ne zaman mantıklı bir açıklama getiremeyecekleri duruma düşseler bu gibi absürt çarpıtmalara başvururlar. Sadece Türkiye’de değil Almanya’da da öyle. Almanya’da 2021 seçimleri öncesinde faşist AfD’nin adayları da Türklerin oyunu alabilmek için Atatürk resimli afiş yapıp “Atatürk de AfD’ye oy verirdi” diye yazmışlardı.

Önder Aksakal bir de eski solcuymuş, yani dönek. Öyle çok ki dönekler. İçlerinde Şahin Alpay, Çetin Altan gibi kaliteli olanları var. Önder Aksakal ise ciddiye almaya değmez. Deniz Gezmiş’i dönekliğine malzeme yapması da cevap vermeye değmez. Aşağıdaki yazı, “Bülent Ecevit yaşasa Cumhur İttifakı’na oy verir miydi?” sorusuna yanıt yerine geçsin.

***

KARAOĞLAN’DAN UZUN ADAM’A

Bülent Ecevit, Türkiye’nin soldan aydınlandığı 1960’lı 70’li yıllarda, ezilenlerin, işçilerin ve köylülerin çıkarlarını seslendiren söylemiyle “halkçı lider” imajı edinmiş, Karaoğlan lakabıyla anılır olmuştu. “Ne ezen ne ezilen, insanca hakça bir düzen”, “Toprak işleyenin su kullananın” derken, ezilenlerin susamışlığına tercüman oluyordu. Çelişkilere ve tutarsızlıklara karşın icraatı da “halkçı lider” imajını güçlendiriyordu. Sendikal haklar, Çalışma Bakanı Bülent Ecevit’in çabasıyla işçilerin dünyasına girmişti. On yılların devletçi bürokrat partisi CHP, Ecevit’in liderliğinde sola açılmıştı. Ecevit özel hayatında da sade bir yaşam sürüyor, adı yolsuzluklarla birlikte anılmıyordu.

Recep Tayyip Erdoğan da “fakir fukaranın, garip gurebanın, öksüz yetimin babası, işçilerin emekçilerin abisi” imajıyla biliniyor. Partisi AKP daha çok işçilerden köylülerden, kentlerin dar gelirli varoş sakinlerinden oy alageldi. Yani normalde sol partileri destekleyeceği umulan bir seçmen kitlesi. Araştırmalar AKP seçmenlerinin diğer partilerin seçmen kitlesine göre, özellikle CHP seçmenlerine göre daha düşük gelirli, eğitim düzeyi daha düşük, daha dindar, temel hak ve özgürlüklere daha az duyarlı olduğunu gösteriyor. Bu seçmen profilinin yol açtığı siyaset algısı da belli: CHP burjuva partisi, AKP dar gelirli ve emekçi partisi! Sosyalistler ise uzaydan gelmiş tuhaf kılıklı yaratıklar!

Bu algı içinde Recep Tayyip Erdoğan seçmenlerinin gözünde ezilenlerin lideri! İktidarının ilk yıllarında kendisinden Uzun Adam diye söz ediliyordu.

Uzun Adam, Necmettin Erbakan ile yolunu ayırdıktan sonra partisinin kuruluş toplantısını bir sendikanın genel merkez binasında yapmıştı. Partisini bir sendikanın genel merkezinde kuran liderin iktidara gelir gelmez, işçiler ve sendikalar lehine işler yapması beklenir değil mi? Peki, Başbakan olur olmaz Tayyip Erdoğan’ın TBMM’den geçirdiği ilk yasayı hatırlayan bir işçi veya sendikacı var mıdır? Herhalde yoktur. Naçizane hatırlatayım.

***

ECEVİT “İŞ GÜVENCESİ YASASI” ÇIKARDI, ERDOĞAN KUŞA ÇEVİRDİ

Karaoğlan Ecevit, son başbakanlığı döneminde çok günahlar işledi. Her bir icraatı, Meclis’ten geçirdiği her bir kanun, ‘halkçı’ Ecevit’in tabutuna çakılan birer çivi oldu. Her şeye karşın gider ayak, kendisini Karaoğlan yapanları anımsadı, İş Güvencesi Yasası’nı Meclis’ten geçirdi. Yasa, 10 veya daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinde işçinin haklı bir neden olmaksızın işten atılamayacağını öngörüyordu. Mesela patron sendikal faaliyet nedeniyle işten atamayacaktı. Atılan işçi mahkemeye başvurduğunda patron haklı bir nedenle işten attığını kanıtlayamazsa işçiyi yeniden işe almak ve tazminat ödemekle yükümlü olacaktı. 

Taslak olarak 2000 yılında yola çıkan yasanın işçiler için taşıdığı önem apaçıktı. Patronlar tasarıya karşı çok sert direniş göstermişlerdi. TÜSİAD ve MÜSİAD, aralarındaki pasta paylaşım kavgasını bırakmışlar, tasarıyı engellemek için kampanya yürütmüşlerdi. Patron örgütlerine göre tasarı vatana ihanet kabilinden felaket tasarısıydı. Medyada üslenmiş devşirmeler ve dönekler de tasarının piyasa gerçeklerine ne denli aykırı düştüğünü propaganda ediyorlardı. Tasarı 9 Ağustos 2002’nin ilk saatlerinde Meclis’ten geçerek yasalaştı. Patronlar, yasanın altı ay sonra, yani 15 Mart 2003 tarihinde yürürlüğe girmesi şartıyla direnişten vazgeçtiler. Herhalde, o tarihe kadar kim öle kim kala hesabı yapmışlardı. Nitekim öyle oldu. Meclis bir daha toplanamadı; Kasım 2002 seçimlerinde AKP anayasayı değiştirmeye yeter çoğunlukla iktidara geldi. 

Tayyip Erdoğan’ın milletvekili seçilmesi önlendiği için AKP’nin ilk hükümeti Abdullah Gül başkanlığında kurulmuştu. Nihayet, Deniz Baykal’ın himmetiyle Tayyip Erdoğan 9 Mart 2003’te Siirt milletvekili olarak Meclis’e girdi; 14 Mart’ta Başbakanlık koltuğuna oturdu.

O tarihlerde Türkiye’nin başında ABD’nin Irak’ı işgal belası da vardı. Ecevit hem bu işgale razı olmadığı hem de İş Güvencesi Yasası’nda ısrar ettiği için iktidardan düşürülmüştü. 

Bu şartlar altında iktidara gelen Erdoğan’ın savaştan bile öncelik verdiği konu, İş Güvencesi Yasası’nı budamak oldu. Güven oylamasını ve 20 Mart’ta başlayacak işgali bile beklemedi. “İş Güvencesi psikolojik rahatsızlık ve baskı yarattı. Kriz ve savaş ortamında işveren kesimi bundan çok rahatsız. Rahatlatıcı bir karar almamız lazım” diyerek, tek cümlelik bir kanunu 16 Mart’ta Meclis’ten geçirdi. Kanun, İş Güvencesi Yasası’nın yürürlüğünü 30 Haziran 2003 tarihine erteliyordu. Patronlar sevinçliydi. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, sevincini “AKP bizi çok mutlu etti” sözleriyle dile getirdi. 

Ne ki Çankaya Köşkü’nde farklı bir Cumhurbaşkanı vardı. Ahmet Necdet Sezer, “sosyal hukuk devleti” ilkesiyle bağdaşmadığı, “işsizliği önleyici ve ulusal gelirin adaletli biçimde dağıtımını sağlayıcı önlemler almanın sosyal hukuk devletinin görevleri arasında olduğu” gerekçesiyle erteleme yasasını geri gönderdi. 

Ancak “garip gureba, işçi köylü hamisi” Erdoğan pes etmedi; İş Güvencesi’ni 10 Haziran 2003’te yürürlüğe soktuğu 4857 sayılı İş Kanunu’na dahil ederek içini boşalttı. Ecevit’in bıraktığı yasa 10 ve daha fazla işçinin çalıştığı işyerlerinde geçerliyken, Erdoğan’ın çıkardığı yasa 30 ve daha fazla işçinin çalıştığı işyerlerinde geçerli oldu. Böylece işçilerin yarısından fazlası iş güvencesi kapsamı dışına çıkartıldı. İşe iade durumunda ödenecek tazminat tutarı da azaltıldı. 

***

İşte böyle! Erdoğan’ın iktidarında İş Güvencesi’ni yitirmekle kalmadılar işçiler. AKP’nin 21 yıllık iktidarında özelleştirme adı altında sokağa atıldılar; sendikaları güçsüzleştirildi. TEKEL özelleştirilip işçiler sokağa bırakılırken Uzun Adam, işçileri çalışmadan aydan aya maaş almakla suçluyor, “Tüyü bitmemiş yetimin hakkını kimseye yedirmem!” diyordu. Tarihe geçen direnişlerinde TEKEL işçilerine sosyalist partiler, CHP’li belediyeler ve Sakarya Caddesi emekçileri yardım elini uzatmışlardı. 

Uzun Adam’ın iktidarı döneminde emekçilerin kazanılmış hakları sosyal güvenlik reformu adı altında kuşa çevrildi; ezilenler, emekçiler, AKP hükümetlerinin programlarında ancak sadaka bağlamında yer bulabildiler. Erdoğan, emperyalist patronlarla buluşmalarında “Grev tehdidi olan yere anında müdahale ediyoruz” diyerek, Türkiye’ye yatırım çağrısında bulundu. Buna karşın hâlâ işçilerden oy alabiliyor; “Biz işçinin, emekçinin aleyhine hiçbir adım atmadık” diyebiliyor.

Sözü uzatmayalım. Halkçı Ecevit’in katili Milliyetçi Ecevit oldu. İktidarının son deminde Karaoğlan olduğunu anımsadı; ama kendisini affettiremedi, 2002 seçiminde sadece yüzde 1,5 oy alabildi. Ecevit seçim sandığına gömülürken kimse kalmamıştı yanı başında.

Peki, Karaoğlan’ın ihanetini affetmeyen dar gelirli, yoksul, emekçi, O’nun kadar temiz ve dürüst olmayan, temiz ve dürüst olmak bir yana kendisine dilenci muamelesi yapan Uzun Adam’ı nasıl oluyor da peygambermiş gibi sahiplenebiliyor?

Emekçiler Karaoğlan’ın da Uzun Adam’ın da kendilerini kurtarmadığını, kurtarmayacağını, kendilerini kurtaracak olanın sadece kendileri olduğunu ne zaman fark edecekler?

Karaoğlan yaşasa Uzun Adam’a oy verir miydi? Yanıt okuyucunun takdirine.


18 Nisan 2023 Salı

OTOKRASİ YA DA DEMOKRASİ REFERANDUMU

Cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimlerine sayılı günler kaldı. Seçimin sonucuna göre ya mevcut otokratik rejim dizginsiz kalacak (ki, geri dönüşü olmayan yolda son durak siyasal İslam’ın cehennemi teokrasidir) ya da olabilirse parlamenter demokrasiye kapı aralanacak. 

Otokrasi, hükümdarın ya da başkanın, küçük bir kümenin ya da tek bir partinin siyasal erki elinde bulundurduğu yönetim biçimi demek. Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre “Hükümdarın bütün siyasal kudreti elinde bulundurduğu yönetim biçimi.”

Otokrasi aslında bir tür mutlak monarşi, yani padişahlık rejimi; mutlak monarşiden farkı, monarşide iktidarın veraset yoluyla edinilmesine karşılık otokraside sözüm ona seçim yoluyla ya da zorla iktidara gelinmesi.

Otokrasinin belirgin özelliklerinden ilki, “seçilmiş” (ya da zorbalıkla işbaşına gelmiş) başkanın devlet erkini kendinde toplaması ve tek adam haline gelmesi. İkincisi, otokrat başkanın kendisini kanunlarla sınırlı saymaması, kimseye hesap vermemesi, yani denetlenememesi. Üçüncüsü insana ve doğaya değer verilmemesi. Dördüncüsü, din ticaretiyle maskelenen hırsızlık, yolsuzluk.

***

Ne yazık ki Türkiye otokrasinin pençesinde kıvranıyor. Devlet erki, yani yasama yürütme ve yargı tek adamda toplanmış. Sadece devlet erki değil, dördüncü kuvvet diye bilinen medya da öyle. Medyanın (kamu kaynaklarıyla beslenen) yüzde 90’ı tek adam iktidarının şakşakçısı. 

Tek adam, anayasadan ve kanunlardan muaf. En basitinden anayasa, bir kimsenin en fazla iki defa cumhurbaşkanı olacağını, TBMM erken seçime karar verirse üçüncü kez aday olabileceğini söylüyor. Anayasanın tartışmasız hükmüne karşın Recep Tayyip Erdoğan (RTE) Yüksek Seçim Kurulu (YSK) kararıyla CB adayı olarak dayatıldı. 

RTE, AKP’nin CB adayı ama yasalara ve siyasi ahlaka aykırı olarak devletin olanaklarıyla propaganda yapıyor. Bakanları da öyle. Yasa, milletvekili adayı olmak isteyen kamu görevlilerinin istifa etmelerini öngörüyor ama kim dinler! Kamu görevlisi bakanlar, istifa etmeden aday gösterildiler, seçim çalışmalarını bakanlık ofislerinde yürütmekte sakınca görmüyorlar.

Sözün özü, neresinden bakılırsa bakılsın, anayasaya ve kanunlara aykırı, gayrimeşru bir seçim. Nedense burjuva muhalefet bu gayrimeşruluğa itiraz etmiyor. Bir kısım sosyalist örgütlerin itirazı seçmenlerde hak ettiği karşılığı bulmuyor.

*** 

Otokrasinin en belirgin üçüncü özelliği insanın ve doğanın değersizliği. 

İktidardaki Cumhur İttifakı’nın kadına yönelik zihniyeti, kadın düşmanı HÜDA-PAR ve Yeniden Refah Partisi’ni bünyesine almasıyla daha da belirginleşti. İnsana hangi gözle baktığı zaten biliniyor, katliama dönüşen felaketlerde fütursuzca dile getiriliyor.

Maden ocaklarında ihmaller yüzünden meydana gelen facialarda onlarca insanın ocağı söner. Reis’in ifadesiyle, “Bunlar bunun fıtratında olağan şeylerdir.” Ya da Çalışma Bakanı’nın demesiyle, “Acı çekmeden güzel öldüler.”

Çarpık yapılaşma ve doğanın betona boğulmasıyla felakete dönüşen selde onlarca insan can verir. Tarım Bakanı’nın ifadesiyle “Toprak suya kavuştu.”

On binlerce insan, dayanıksız çarpık yapılaşma yüzünden felakete dönüşen depremlerde can verir. Reis’in ifadesiyle “Bunlar kader planının içinde olan şeyler. Müslümanız, kader planına inanmış insanlarız.” Ya da AKP Hatay milletvekili adayları tanıtım toplantısında kürsüye çıkartılan din dersi öğretmeninin demesiyle “Felaket değil rahmet!”

Otokrasinin olmazsa olmazı din ticaretinin başka bir açıklaması olmasa gerek. Hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet “günah işleme özgürlüğü” diye güya meşrulaştırılınca ne söylenebilir ki?

***

Sözün özü, sayılı günler kalan seçim “otokrasiye evet mi hayır mı” referandumudur.

Referandum Cumhur İttifakı lehine sonuçlanırsa, Türkiye gemisi demokrasi limanından çok daha uzaklara savrulacak, kadınlar ve çocuklar daha da korumasız hale gelecekler.

Bu referandumda CB adayı seçenekler açık ve net. Bir yanda Cumhur İttifakı’nın reisi RTE; karşısında Millet İttifakı’nın adayı parlamenter demokrasi vaat eden Kemal Kılıçdaroğlu.

Ne yazık ki, halkta karşılığı olan sosyalist seçenek yok. Bu aşamada sosyalist seçenek yokluğunun kabahatlisi sosyalistler mi halk mı tartışması gereksiz. Sosyalist toplum burjuva seçim düzeniyle değil devrimle kurulur tartışması da gerekmiyor. Sosyalist rejim elbette devrimle kurulur; kabul ama yaklaşan seçimlerde otokrasiyi teşhir etmek dışında ne yapmalı?

Son tümce olarak eklemek uygun olursa:

Otokrasiye hayır! Hiç değilse asgari burjuva demokrasisi, hadi inşallah!

9 Nisan 2023 Pazar

YEŞİL SOL PARTİ’NİN KONUĞU CENGİZ ÇANDAR

Ülkenin üçüncü büyük siyasi gücü Halkların Demokratik Partisi HDP, kapatma davası nedeniyle Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (YSP) listesinden seçime giriyor. Son derece anlaşılır akla uygun bir karar. HDP’yi böyle bir adım atmak zorunda bırakan rejim utansın!

Radikal demokrat parti kimliğiyle HDP’nin var oluş gerekçesi malum; öncelikle Kürtlerin ulusal demokratik haklarının elde edilmesi; yanı sıra ezilenlerin, emeğiyle geçinenlerin sesi soluğu olmak. Bu amaç doğrultusunda kurulduğu günden bugüne sosyalistlerin desteğinden yoksun kalmadı HDP. Hatta, yüzde 10’luk seçim barajının altında kalmasın diye hatırı sayılır bir CHP’li seçmen kitlesi de seçimlerde HDP’ye oy verdi.

Bugün gelinen noktada HDP parlamentoda temsil edilebilmek için artık sosyalistlerin, CHP’lilerin, hatta mütedeyyin Kürt seçmenlerde karşılığı olan siyasi aktörlerin desteğine ihtiyaç duymuyor galiba. Çıkardığı aday listesi bu izlenimi veriyor. 

Aday listelerinde en göze batan isimlerden biri de Osman Cengiz Çandar. Diyarbakır’da seçilebileceği bir sıraya yerleştirilmiş. Kurulduğu günden bugüne seçimlerde HDP’ye oy vermiş bir sosyalist olarak, kendi adıma yazayım, Cengiz Çandar’ın adaylığı sosyalistlere hakarettir.

***

Naçizane, Devşirmeler Dönekler adlı bir kitap yazdım. O kitapta, “EMBEDDED DÖNEK: CENGİZ ÇANDAR” başlığı altında (Hasan Yalçın’ın tanıklığıyla) anlatmıştım. Özetle, gençliğinde “Kahrolsun Amerika” diye bağıran sosyalist, 1971 darbesi üzerine ülkeden firar ve Filistin’de gerilla(!), sonra Humeyni sempatizanı, derken gizli servisle tanışma, Turgut Özal’ın sadık gazetecisi ve kuryesi, 2000'lerde Erdoğan iktidarının şakşakçısı. En önemlisi, ABD çıkarlarının savunucusu.

Döneklik, kendisine ait bir kimliği olmamak, çıkarcılık, ilkesizlik, omurgasızlık ve kendisini dost bilenlere sınırsız ihanettir, aldatmada ve tuzağa düşürmede sınır tanımamaktır. 12 Mart 1971 darbesinden sonra parti kararıyla Filistin’e giderken, ölümüne kader birliği ettiği arkadaşlarıyla arasına sınır çekmiştir. Kamplarda eğitim gördüğünü söylemesine karşılık aynı dönemde Filistin’de bulunan Faik Bulut, Çandar’ın Şam’da apartman dairesinde oturduğunu yazmıştır. Parti üyesi 9 devrimcinin öldürüldüğü operasyona Çandar’ın yardımcı olup olmadığı sorusu Faik Bulut ve o tarihte Filistin’de bulunan devrimcilerin zihnini sürekli meşgul etmiştir.

1987 Temmuz ayında Başbakan Turgut Özal’ın Suriye gezisine katılır. Ekipte Özal’ın MİT’e müsteşar yapmak istediği Hiram Abas da vardır. Dönüşte Çandar’ın gezi izlenimlerini anlattığı yazılarında Hiram Abas göklerdedir. Çandar-Abas yakınlaşmasıyla ilgili olarak ANAP’lı eski bakanlardan Hasan Celal Güzel’in, “Bir gün Hiram Abas bana Cengiz için ‘Bizim teşkilattandır’ demişti” sözleri arşivlerdeki yerinde durmaktadır.

***

1991 yılında Yüzyıl dergisi “Gerillacılıktan MİT’e, MİT’ten Pentagon’a” başlığıyla Cengiz Çandar’ın hayat çizgisindeki kırılmaları kapak konusu olarak işler. O tarihte, Cengiz Çandar, birlikte Okluk Koyu’nda kulaç atacak derecede Turgut Özal’a yakındır. Özal, Kürt lider Celal Talabani ve Abdullah Öcalan’a gizli mesajlarını Cengiz Çandar aracılığıyla iletmektedir. Bu denli koruma altında olmasına karşın derginin haberi üzerine ölüm korkusuna kapılır. Çalıştığı Güneş gazetesindeki köşesinde “Katilimle göz göze geldim” diye yazar; can telaşıyla ABD’ye kaçar, yakın arkadaşı gazeteci Turan Yavuz’un evinde 35 gün gizlenir.

Kimsenin kendisini öldürmeye değer bulmayacağına kanaat getirmiş olmalı ki, Türkiye’ye döner, Sabah gazetesine transfer olur. Bir süre sonra Sabah ile Milliyet arasında şiddetli bir promosyon savaşı patlar. İki gazete, promosyon olarak Larousse ansiklopedisinin değişik versiyonlarını vereceklerdir. Gazetelerin köşe yazarları, kendi ansiklopedilerini parlatmak için birbirlerine girerler. Cengiz Çandar can telaşıyla evine sığındığı arkadaşı Milliyet yazarı Turan Yavuz’a pusu kurar. Telefonla sohbet ederken sözü ansiklopedi savaşına getirir ve arkadaşından Sabah’ın ansiklopedisini övücü cümleler koparır. Teybe kaydettiği sözler ertesi gün Sabah gazetesinin sayfalarındadır.

Milliyet, olayı “Ahlaksız tuzak” başlığıyla duyurur. Haberde Cengiz Çandar’ın resminin altında, “Gazeteci mi, komplocu ajan mı?” yazılıdır. Turan Yavuz uğradığı ihaneti şöyle değerlendirir: “Arkadaşım sandığım, ölüm korkusuyla Türkiye’den ABD’ye kaçtığında 35 gün evimde misafir ettiğim birinin konuşmalarımı banda kaydetmesi bir yana, gazeteciliğimi lekelemeye yönelik bir harekette bulunması beni çok şaşırttı.” (Milliyet, 21 Aralık 1993.)

Çandar ise arkadaşına kurduğu tuzağın gerekçesini şöyle açıklar: “Benim de bir gönül borcum vardı, bana ilk defa bir talepte bulunulmuştu.” (Yeni Yüzyıl, 1 Ocak 1995.) Yani, Sabah’ın patronları “sat” demişler, Çandar da gözünü kırpmadan arkadaşını arkadan vurmuş ve satmıştır.

***

Küçücük bir menfaat karşılığında can dostunu bile satabilen döneğin hayatta gerçek bir dostunun olabileceği düşünülemez. Kendi yazdığına göre, bir tek, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Anadolu devşirmesi ilk padişahı” Turgut Özal’a sadakatle bağlanmıştır: “Birbirimize ‘mecbur’ olmadığımız için, aramızda hiçbir ‘çıkar bağı’ bulunmadığı ve oluşmadığı için, enfes bir ilişkimiz vardı, bu ilişki ‘eşit’ti, eşitler arasında idi. (…) Turgut Bey, hayatımda gerekçesini hiçbir zaman sorgulamadığım ve sorgulamayı reddettiğim bir kör sadakatle kendimi bağlı hissettiğim tek ve kuşkusuz son siyasetçi ve en önemlisi ‘insan’dı.” (Sabah, 17 Nisan 1994.)

Turgut Özal’la arasında ‘çıkar bağı’ bulunmadığı savı doğru değildir. Kuryesi ve danışmanı olduğu Özal tarafından Yatırım Finansman A.Ş.’nin yönetim kurulu üyeliğine atanmıştır. Elbette Turgut Özal’a ihanet etmemiştir. Belki de en doğrusu, can dostunu sattığı gibi, 1993’te ölen Özal’ı da satmaya vakit ve fırsat bulamamıştır.

***

Kendi anlatımına göre, Çandar ABD’yi “gerçek kimliğiyle” kavramaya 1980’lerin ortalarında başlar; “anti-Amerikan duyguların zerresi bile kalmaz.” (Sabah, 4 Ağustos 1998.) 1999 yılında ABD Dışişleri Bakanlığı’na bağlı USIP (United States Institute of Peace)’te burslu olarak çalıştırılır. Ardından Pentagon ve CIA’ya yakın Wilson Vakfı’ndan yeni burs verilir. Artık ruhuyla ve bilinciyle Amerika’ya aittir; en yakın arkadaşları Beyaz Saray ve Pentagon bürokratları, CIA’nın mutemetleri, ABD’nin Ankara elçileridir. Türkiye’nin iç ve dış politikasına ilişkin yazılarını, istisnasız, Amerikan bakış açısıyla kaleme alır. Afganistan ve Irak işgallerinin Türkiye’deki en gözü dönmüş savunucuları arasında Ertuğrul Özkök’le birlikte öne çıkar. Savaşlarda milyonlarca kişinin öleceğinden söz edilmesini “demagoji” diye karalar, ABD’nin Irak’ı demokratikleştireceğini öne sürer; işgal ordusuyla birlikte heyecanlanır, sevinir, üzülür. Bağdat işgalcilerce teslim alındıktan sonra talan ve yağma edilirken “Canım Bağdat’ta olmak istiyor” diye yazarak, zafer coşkusunu kayda geçirir.

***

Döneklik, çıkarcılık, ilkesizlik ve omurgasızlıkta sınır tanımamaktır. Gün geldi, Cengiz Çandar da çıkarını Recep Tayyip Erdoğan şakşakçılığında buldu. Erdoğan’ı “Gönül adamı, Atatürk’ten beri Türkiye’nin gördüğü en büyük siyaset ustası” olarak nitelendirdi; “Tüm cumhurbaşkanlarını başbakanları silip geçti. Erdoğan’ın liderlik yetenekleri, kapasitesi, karizması, tarihi önemi tartışma dışı” diye yazdı. Erdoğan’ın sahte anti militarizm ve askeri vesayeti kırma gözbağcılığıyla uyguladığı siyasal İslamcı dönüşüm projelerine destek verdi. Erdoğan yeterince güçlendikten sonra artık ihtiyaç duymadığı liberallerle yollarını ayırdığında ise Çandar bu kez Erdoğan’ı “zalim” olarak nitelendirdi ve sözüm ona özeleştiri yaptı: “Türkiye adım adım faşizme ve iç savaşa gidiyor, bir hayli de yol aldı. Siyasi İslam’ın Erdoğan otokrasisine evrilebilme özelliğini göremedik, görmeliydik.” (Hazal Özvarış, T24, 12 Nisan 2016.)

Özeleştiri değil, dönek “liberal aydın” ihanetinin itirafıdır. Birinci çoğul şahıs öznesiyle “görmeliydik” demesi, diğer liberallerle suç ortaklığının itirafı sayılabilir. Çandar(lar), siyasal İslam’ın değirmenine su taşımakla kalmadılar, şimdi şikâyetçi oldukları rejimin inşaası için harç kardılar, sıva yaptılar; dinci otokrasinin cehennemine giden yolu döşediler. Erdoğan’ın sahte anti militarizmine ve tramvay demokratlığına dikkati çekip uyaranları ise “Değişimi anlamayan angutlar” diye aşağıladılar…

*** 

Dönek, dostlarını tuzağa düşürmeye açık kişilik zafiyetleri, köksüzlük ve aidiyet eksikliğiyle kıvranır durur. Her zaman en güçlü olana yamanma eğilimindedir. Pentagonize dönek Çandar’ın kendisini ait hissettiği tek liman ABD’dir. İster kiralık veya tapulu ister embedded, nasıl bir dönek olursa olsun, döneklerin ortak güdüsü, sol geçmişe öldüresiye kin ve nefrettir. Cengiz Çandar da sol geçmişinden, Kahrolsun Amerika günlerinden öylesine nefret eder. Bir de kibirlidir. Diğer liberaller dinci otokrasiye hizmet günahını “kandırıldık” diye mazur gösterirken Çandar, (gençlikteki mürşidi Perinçek gibi) kandırıldığını kabul etmez; kandırılmamıştır, Erdoğan’ı demokrasiye teşvik etmiştir!

Kibirlidir, dünya onun etrafında dönmektedir; o dönmeyip yürümektedir: “Her istasyonda durduk işte. Sadece durmadık, yemek de yedik. Sonra yine bindik.” (Yeni Yüzyıl, 1 Ocak 1995.)

Cengiz Çandar şimdi de Yeşil Sol Parti sofrasının konuğu. Başta söylediğim gibi, bu konukluk, kurulduğu günden beri HDP’ye destek vermiş sosyalistlere hakarettir.

Çandar(lar) üzerlerine düşeni yapıyorlar. Peki onları YSP sofrasına çağıranlar?

Not: Aşağıdaki adreste kayıtlı yazı ile birlikte okunması dileğiyle.

http://rahmi-yildirim.blogspot.com.tr/2015/05/hdp-alerjisi-mi-kurtlere-antipati-mi.html


2 Nisan 2023 Pazar

DEPREM YARDIMINDA RÜŞVET ENDİŞESİ Mİ?

Resmi tarih ideologları “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok” deseler de tarihinin en ağır deprem felaketlerinden birini yaşayan Türkiye, daha önce örneği pek görülmedik düzeyde dayanışma ve destek gördü. Yunanistan, Ermenistan, Kıbrıs Rum Cumhuriyeti, Irak… Yani “bir gece ansızın” ile tehdit edilenler dahil, 99 ülkeden arama kurtarma ekipleri yardıma koştu. Avrupa Birliği tarihinin en büyük insani yardım operasyonunu Türkiye için gerçekleştirdi.

Büyük insanlık dayanışmadan geri durmazken ümmetçi ırkçı faşistler de kötülük etmekten geri durmadılar, bu felaketten bile düşmanlık üretmeyi becerdiler. Kendilerinden saymadıkları muhalefet belediyelerini, sol partilerin ve kitle örgütlerinin yardım ekiplerini engellemekle dışlamakla kalmadılar, yabancı ekiplere bile kötülük ettiler. İspanya, Almanya, İsrail ve Avusturya ekipleri güvenlik nedeniyle ülkelerine erken dönmek zorunda kaldılar.

***

Felaketin ikinci ayı da geride kalmak üzere. Ne acı ki, ümmetçi ırkçı faşizmin dayanışmayı baltalayıcı, kendisinden saymadığı belediyelere örgütlere düşmanca tutumunda değişiklik yok. Düşmanca tutum ve deprem yardımlarında ayrımcılık, uluslararası dayanışmayı da olumsuz etkiliyor. Dış dünyadan gelecek kimi yardım ve desteklerin iktidarın tutumu nedeniyle gecikeceği belirtiliyor.

Örneğin, Dünya Bankası yardım ve iyileştirme amacıyla 1 milyar 780 milyon dolar tutarında acil durum fonu ayırmış. Ancak bu yardım, Hazine’ye değil, temel alt yapı projeleri bazında belediyelere aktarılacakmış. Fon serbest bırakılmadan önce depremin yol açtığı hasarın boyutunu öğrenmek amacıyla hasar tespit çalışması da yapılacakmış.

Ne acı değil mi? Aktaracağı fonun yerli yerince kullanılacağına emin değil, projeye bağlıyor. Neresinden bakılsa, ülkeyi yöneten hükümete güvensizliğin ifadesi. Bu güvensizlik nedensiz değil, ilk kez de olmuyor. Türkiye’nin dünyadaki imajıyla ilgili. Öyle bir güvensizlik ki, geçmişte utanç verici bir skandala bile konu olmuştu. Söz konusu skandal, rüşvetin uluslararası belgeye yazılması ve bunun yadırganmamasıyla ilgiliydi.

***

RÜŞVETİ TESCİL ANLAŞMASI

Rüşvet malum, kamu görevlisinin zaten yapmakla yükümlü olduğu iş için menfaat sağlaması, ya da yasak olan bir şeyi yapmak için taliplisinden menfaat elde etmesi. 

Rüşvet her ülkede var, ama hakkındaki “rüşvetçi” imajını uluslararası bir anlaşmaya yazdıran bizden başkası yok herhalde.

Olay şuydu:

Japon Prensi Tomohito Mikasao, Anadolu’yu dolaşırken yolu Kırşehir’in Kaman İlçesi’ne düştü. Anadolu uygarlığını dünyaya tanıtma hevesine kapılan Japon Prensi, Kırşehir’de Kaman Kalehöyük Arkeoloji Müzesi’nin yapımı için hibe olarak 288 milyon yen, yani yaklaşık 2 milyon Avro katkıda bulunmaya söz verdi. Bu konudaki anlaşma 30 Eylül 2005’te Japonya’nın Ankara Büyükelçisi Tomoyuki Abe ile Dışişleri Bakanlığı Yurtdışı Tanıtım ve Kültür İşleri Genel Müdürü Büyükelçi Şule Soysal tarafından imzalandı. 

Buraya kadar her şey normal, anlaşılmayacak bir şey yok. Rezalet bundan sonrasında. 

Müze inşa edilirken ihale açılacak, yapımcı müteahhit seçilecek, denetim elemanları görevlendirilecek, belediyeden inşaat izni alınacak filan. İşte bütün bu işler için Japon tarafının bir şartı vardı: Japon Prensi’nin vereceği para kuruşu kuruşuna müzenin yapımına harcanacak, kimseye rüşvet verilmeyecek. “Kimseye rüşvet verilmeyecek” şartı anlaşmaya şöyle yazıldı:

“Sözleşmelerin yapılması karşılığında, rüşvet olarak yorumlanacak herhangi bir teklif, hediye veya ödeme ve menfaat veya karşılığını önlemek için T.C.’nin gerekli önlemleri alacağını Japon Hükümeti varsaydığını beyan eder.” 

Anlaşma bu şartla imzalandı, onaylanması için Bakanlar Kurulu’na sevk edildi. Ne Dışişleri Bakanı ne Başbakan ne bakanlar ne de Dışişleri Bakanlığı’nın ve Başbakanlığın onca bürokratı bu şartı yadırgamadılar. 

Kaman Müzesi’ne “rüşvetsiz” şartlı Japon yardımına dair anlaşma onay için TBMM’ye sevk edildi. TBMM Başkanlığı da “rüşvet olmayacak” şartına sesini çıkarmadı. Tasarı TBMM Dışişleri Komisyonu’nda görüşülürken CHP İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ, “Bu ne rezalet!” diye itiraz etti. AKP’liler de anlaşmada böyle bir şarta yer verilmesinin rezalet olduğunu idrak edince, tasarı hükümete iade edildi. Aradan iki yıl geçtikten sonra anlaşma “rüşvet olmayacak” şartı olmadan yenilendi ve Meclis’te kabul edildi. (“Rüşvet alınmayacak maddesi kalktı, TBMM Japon hibesini kabul etti” başlıklı haber. Milliyet, 11 Aralık 2007.) 

***

Neresinden bakılsa rezalet idi. “Kimseye rüşvet verilmeyecek” şartının anlaşmaya yazılması ilk rezalet idi. Anlaşmanın kimse tarafından yadırganmadan Meclis’e gidebilmesi de ayrı bir rezalet.

Öyle ya da böyle, ‘rüşvetçi’ imajımızı kendi elimizle uluslararası bir anlaşmaya yazdırmıştık. Türkiye’de rüşvetsiz iş yapılamayacağının peşin peşin kabulü anlamına geliyordu ki, söz aramızda, aslında yanlış değil, gerçeğin ta kendisiydi.

Peki bu skandaldan sonra imajda değişiklik oldu mu? Ne gezer! Tam tersine, “Çalıyorlar ama çalışıyorlar” sloganıyla hırsızlık, rüşvet, yolsuzluk neredeyse övünülecek bir işbilirlik haline geldi; Türkiye uluslararası yolsuzluk endeksinde geriledikçe geriledi, Avrupa sonuncusu oldu. 

Yolsuzluk endeksinde Avrupa sonunculuğu, dünyada 101’incilik durduk yerde gelmedi. On yıl önceydi. Dolar tepeciği yığılı odalar, tıka basa dolar dolu Ayakkabı Kutuları, Uzun Çelik Kasalar gecesinin sabahında istifa ettirilen bakanlar arasında Erdoğan Bayraktar da vardı. Bayraktar, kendisi hakkındaki iddiaların doğru olduğunu, ancak hırsız olmadığını, ne yaptıysa Başbakan’ın talimatıyla yaptığını söyledi; “Reis, beni hırsız çuvalının içine attı” diye feryat etti. Partili bir arkadaşı, “Allah, insana af dileme hakkıyla günah işleme özgürlüğü vermiştir” diyerek sakinleştirmeye çalıştı. Partinin fetvacısı da “yolsuzluk ayıptır ama hırsızlık değildir” diye hükmetti. Bu skandal ve izleyen skandalların hiçbiri için dava açılmadı. Erdoğan Bayraktar hâlâ feryat ediyor. 

Netice-i kelam, elâlem deprem yardımı için boşuna kuşku duymuyor.

Çünkü, onlar da biliyor ki, “Devletin malı deniz, yemeyen domuzdur.” “Bal tutan parmağını yalar.” 

Alnı secdeye değen bir Cumhurbaşkanı ölüsünün deyişiyle, “Memurumuz işini bilir.” 

Ve dahi İslam kolaylık dinidir. “Allah kullarının tövbesini kabul eder, tövbe kapısını alabildiğine açık tutar.” (Tevbe/104)

Deniz Feneri savcısının kulakları çınlasın, hırsızlar imparatorunun bahçesi bahar görmesin!


28 Mart 2023 Salı

SİYASETTE İLKESİZLİĞİN DAYANILMAZ İĞRENÇLİĞİ

Kabul etmeli ki, Recep Tayyip Erdoğan kendi kulvarında çok şanslı ve becerikli bir siyasetçi. Öyle olmasa, partisini kurduktan sadece bir yıl sonra tek başına iktidara gelemezdi.

Şanslı. Çünkü, önceki sermaye partileri ve liderleri halkı öyle bunalttılar bezdirdiler ki, 21 yıl önce hep birlikte seçim barajının altında kaldılar; AKP yüzde 34 oyla anayasayı değiştirecek çoğunlukla iktidara geldi.

Şanslı. Çünkü, (Damat Berat’ın demesiyle) “Ay’a 4 şeritli yol yapacağım dese inanacak seçmeni var.” Az buz bir seçmen kitlesi değil; memleketin gördüğü göreceği en dar zamanda bile yüzde 35-40 dolayında bir oy potansiyeli.

Becerikli. Başka memleketlerde olsa, utanç ve beceriksizlik nedeniyle bir daha ortalıkta gözükmemek üzere istifa edip kaybolması gereken her sıkışık durumda ne yapıyor ediyor, zeytin yağı gibi su yüzüne çıkıyor; onunla kalmayıp kendisine yönelmesi gereken öfkeyi tepkiyi muhaliflerine çevirmeyi biliyor.

Becerikli. Nasıl bir çekim gücü ve yeteneği varsa, kendisine karşı en cevval ve şedit gözüken siyasi rakiplerinin çoğunu kendisine bağlamayı beceriyor.

Örneğin Süleyman Soylu; DP Genel Başkanı iken, Erdoğan için “Paçalarından yolsuzluk akıyor” diyordu. Aynı Süleyman Soylu çok geçmeden Erdoğan’ın “yolsuzluk akan” paçalarına tutundu, siyasette yıldızı parladı; kaç yıldır İçişleri Bakanı.

Numan Kurtulmuş, Erdoğan için “Harun olmaya geldi, yoldan çıkıp Karun oldu” dedi; çok geçmeden Erdoğan’ın kanatları altına girdi, Başbakan yardımcısı oldu.

Devlet Bahçeli, Erdoğan için neler demedi neler! “Hukuka saldırandan adaletten kaçandan, rüşvetçilere hırsızlara kol kanat gerenden cumhurbaşkanı olmaz. Villalara balya balya dolar yığandan, kamu arazilerini zimmetine geçirenden, evdeki parayı sıfırlarken haysiyetini de sıfırlayandan cumhurbaşkanı olmaz.” Aynı Bahçeli kaç yıldır Erdoğan’ın kader ve iktidar ortağı, uydusu.

Bu saf değiştirmeler, fırdöndülükler, ilkesizlikler, Türkiye’de siyasetin ahlak, dürüstlük ve tutarlılıktan yana ne denli çürük bir zeminde durduğunu gösteren ibretlik örnekler olarak tarihe geçti. Bununla birlikte siyasi kokuşmuşluktan salt Erdoğan’ı ve AKP’yi sorumlu tutmak da hakkaniyete sığmaz. AKP’den önce de siyaset benzer ilkesizliklerle malûl idi. Farklı olarak, AKP siyasi yozluğu, alenen rüşveti yolsuzluğu din ve dava uğruna mubah gördü, “günah işleme özgürlüğü” sloganıyla kendince meşrulaştırdı. 

***

Erdoğan'ın yörüngesine son olarak, Hizbullah’ın yasal uzantısı HÜDAPAR ve Yeniden Refah Partisi (YRP) girdi. YRP Genel Başkan Fatih Erbakan “Batmakta olan Titanik gemisine binmeyeceğiz, AKP’nin 20 yıllık günahına ortak olmayacağız, seçime tek başımıza gireceğiz” dedikten sadece bir gün sonra AKP gemisine atladı.

Söylenenler doğruysa, YRP ile AKP arasında 30 maddelik protokol imzalanmış. Protokolde 6284 sayılı Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi Kanunu’na yönelik şu ifadeler yer almış: “Ailenin korunması için mevcut yasalardaki aykırı hükümler ayıklanacak, süresiz nafaka konusundaki mağduriyetler giderilecektir.” 

Bunun yanı sıra “Milli Eğitim müfredatının milli ve manevi değerlerimize uygun hale getirilmesi ve gerekirse aykırı sözleşmeler dahil her türlü düzenlemelerin gözden geçirilmesi temin edilecektir” deniliyormuş. 

Bu demek oluyor ki, Cumhur İttifakı iktidarda kalırsa, Türkiye gemisi demokrasi limanından çok daha uzaklara savrulacak, eğitim müfredatında hurafelerin ağırlığı daha da artacak, kadınlar ve çocuklar daha da korumasız hale gelecekler. Zaten Cumhur İttifakı demek, demokrasi karşıtlığı, kadın karşıtlığı, eşitlik karşıtlığı, yasa ve kural tanımazlık demek…

***

Oysa YRP ile ittifak gündeme geldiğinde, AKP’nin önde gelen kadın yöneticileri, Meclis Grup Başkanvekili Özlem Zengin, “6284 Kırmızı çizgimizdir” diye vurgulamış, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Derya Yanık da “6284’ün tartışmaya açılması dahi bizce kabul edilemez” demişti. Anlaşılıyor ki ağızlarının paylarını aldılar. Derya Yanık’ın sesi soluğu çıkmıyor. Özlem Zengin kendi mahallesinde tehdit edilmekten, yalnız kalmaktan yakındı; “Camiamızın içinde bulunduğu durumu değerlendirirken hüzün duyuyorum. Keşke daha insani, seviyeli, İslami bir ortamda tartışabilsek” demekle yetindi.

İslamcı mahallenin önde gelen kanaat önderlerinden Ahmet Taşgetiren ise Özlem Zengin’i savunmak isterken, (utangaç bir üslupla) mahalledeki kadın karşıtlığını kayda geçirdi: “Kadının statüsü konusunda Camiamızın kafası net değil, hatta karışık.”

Oysa tartışma ve icraat tam da İslami ortamda cereyan ediyor; camianın kafası hiç de karışık değil, son derece net. Bu kafa şeriat kafasıdır, Taliban kafasıdır. Erdoğan’ın söylemiyle naslara ayarlı kafadır. O naslara göre, örneğin kadınlara emirler:

“Ey peygamber hanımları, siz kadınlardan herhangi biri değilsiniz. (...) Vakarınızla evlerinizde oturun, cahiliye devrindeki gibi süslenip çıkmayın!” (Ahzab/32-33)

 “Erkekler kadınlar üzerinde hakimdirler. Çünkü, Allah birini diğerinden üstün yaratmış ve bir de erkekler mallarından harcamaktadırlar. Bunun için iyi kadınlar itaakârdırlar.” (Nisa/34)

“Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır. Ancak erkekler, kadınlara göre bir derece üstünlüğe sahiptirler.” (Bakara/228) 

Sonra yine kadınlar için bu kez erkeklere emirler:

 “Serkeşlik etmelerinden endişe ettiğiniz kadınlara önce nasihat edin, sonra yataklarında yalnız bırakın, yine dinlemezlerse dövün!” (Nisa/34) 

“Yetim kızlarla evlendiğinizde adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, size helâl olan başka kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın...” (Nisa/3)

“İçinizden kim hür olan mü’min kadınları nikâhla alacak mali güce sahip değil ise, ona da sahip bulunduğunuz cariyeleriniz var.” (Nisa /25)

“Allah sizlere, miras taksiminde, erkeğe iki dişi payı verilmesini emrediyor.” (Nisa/11)

“İki kadının tanıklığı bir erkeğin tanıklığına bedeldir.” (Bakara /282)

***

Naslar böyle. Özlem Zengin(ler), Ahmet Taşgetiren(ler) bu naslarla yüzleşmedikçe ne dese(ler) boştur. İslam coğrafyasında kadınlar hep bu naslara göre yaşadılar; erkeğin kölesi olmanın sadece bir parmak ötesinde hayat sürebiliyorlar. Halife, padişah, sadrazam, cumhurbaşkanı, başbakan eşlerinin cariyelerinin bile bu nasların dışında kimlikleri hayatları yok; yoksul kadınlardan ayrıcalıkları, geçim kaygısı taşımamaktan ibaret. Hayrünnisa Gül, 15 yaşındayken kendisinden 15 yaş büyük kocasıyla evlendirilmiş, kapanmış, okulu bırakmak zorunda kalmış. Emine Erdoğan da genç kızken abisinin baskısıyla örtünmüş; örtünmekte öyle zorlanmış ki, intihar etmeyi bile düşünmüş. (Aktaran Gülay Atasoy, Nasıl Örtündüler? Nesil Yayınları, İstanbul 2004, s: 152)

***

Sözün özü, İslam'ın nasları ile özgürce yüzleşilmedikçe Türkiye’de rönesans aydınlanma hayalden ibarettir. Siyasetin sağ kanadında son birkaç haftada sergilenen yozluk, ilkesizlik, genel olarak demokrasiye özel olarak kadına yönelik erkek egemen gerici faşist kuşatmanın göstergesidir. Ganimete, ranta, talana ve yalana dayalı bu kuşatma İslam coğrafyasının kaderi dense yeridir. Seçimlerde bu ırkçı, ümmetçi, teokratik kuşatma yarılır ve demokrasiye kapı aralanabilirse ne âlâ! Yoksa ört ki ölem!

14 Mart 2023 Salı

DEPREMİN MEDYASI MEDYANIN DEPREMİ

Deprem felaketi sadece topluma ve siyasete değil medyaya da ne denli zehirli bir zihniyetin egemen olduğunu gösterdi. Asıl gücünü dinden ve geleneklerden alan bu zihniyetin özünde devleti kutsayıp toz kondurmamak, kurulu düzeni meşrulaştırmak ve sorgulatmamak esastır. 

“Takdir-i İlahi, hayır da şer de Allah’tandır” diye özetlenebilecek bu zihniyet tarihsel genetik bir miras adeta. Medya özelinde söylersek; bu coğrafyanın medyası, padişahın doğum günlerinde, tahta çıkış yıldönümlerinde veya herhangi bir vesileyle vakanüvislerin yazdıkları kasideler vakayinameler karşılığında dalkavukluk bahşişi aldıkları gelenekten geliyor. Öyle kirli bir gelenektir ki, vakanüvisler, padişahların işledikleri en kanlı cinayetleri bile “Allah’ın takdiri” diye kaydedip kaside yazabilmişlerdir.

Örneğin, Üçüncü Mehmet 1595’te tahta çıkar çıkmaz, cülus bahşişi dağıttıktan sonra, ilk iş olarak 19 erkek kardeşini dilsiz cellatlara boğdurdu; şehzade doğurması muhtemel 7 cariyeyi ayaklarına taş bağlatıp denize attırdı. Bu korkunç katliam devrin vakanüvisleri tarafından “Allah’ın takdiri” (Karaçelebizade Abdülaziz Efendi), “Şehzadeler Hakk’ın rahmetine kavuştu” (Peçevi) gibi ifadelerle kayda geçirildi. Bostanzade Yahya Efendi ise aynen şöyle yazdı: “Güzel huylu Sultan Mehmed Han yumuşak huylulukta ermişler benzeriydi. On dokuz erkek kardeşine şehitlik şerbeti içirdi.”

Dalkavuk vakanüvisler geleneğine Osmanlı’nın dağılma döneminde gazeteciler de eklendi. İlk Türkçe gazete Takvim-i Vekayi 1831’de Saray tarafından yayımlandı, bugün Resmi Gazete olarak sürüyor. İlk Türkçe özel gazete Ceride-i Havadis, 1840’ta Saray’ın verdiği harçlıkla İngiliz uyruklu William Churchill tarafından yayımlandı. İzleyen özel gazeteler arasında Saray’dan harçlık almayan yok gibiydi. Sözde muhalifler dahil, besleme gazetecilik Abdülhamit tarafından kurumlaştırıldı. Abdülhamit gazeteleri beslemekle yetinmedi, sansür, kapatma, kitap yakma vs. uygulamalarla da matbuatı devlete bağımlı hale getirdi.

***

DÖRDÜNCÜ GÜÇ DEĞİL YARDIMCI GÜÇ

Klasik bir deyişle, “Basın dördüncü güçtür.” Yani, yasama yürütme yargı erklerinden oluşan devleti ve kamu yönetimini halk adına eleştiren, devletin olumsuz icraatına karşı halkı uyaran güç anlamında. Ancak Cumhuriyet döneminde de matbuatın geleneği zihniyeti değişmedi. Tek parti CHP döneminde gazeteciler mebus yapılarak ya da beslenerek kontrol altında tutuldu. Gazetelerin istikbali Köşk’ün ve Dahiliye Vekili’nin bir çift sözüne bağlıydı. Dönemin Dahiliye Vekillerinden Faik Öztrak, Türk Basın Birliği’nin 1939’da toplanan ilk ve son kongresinde basının “dördüncü kuvvet değil, yardımcı kuvvet” olduğunu emretti. Matbuat ve İstihbarat Umum Müdürü Selim Sarper de basını “hükümetin ağzı milletin kulağı” ilan etti.

Cumhuriyetin çok partili döneminde de gelenek değişmedi. DP devrinde örtülü ödenekten harçlık verilerek ya da ucuz kâğıt ve resmi ilan reklamlarla desteklenen matbuat “besleme basın” adlandırmasıyla tarihe geçti. Örtülü ödenekten gazetelere ve yazarlara aktarılan paraların belgeleri 1960 darbesinden sonra ortalığa saçıldı. Beslenen gazeteciler yazarlar listesinin en başında Necip Fazıl Kısakürek bulunuyordu.

İzleyen devirlerde matbuat/basın, medyaya evrildi; holdingleşen medya, devletin, sermayenin ve hükümetin ağzı oldu. Yerine göre “emret komutanım”, yerine göre “emret başbakanım” gazeteciliği yapıldı; muhabirler “Mehmetçik gazeteci” sayıldı. 

İslamcı AKP devrine gelinceye değin medya patronları hükümetten ihale almak için ellerindeki medyayı silah olarak kullanırlardı. Şirketler ve resmi kuruluşlar üst düzey gazetecileri ağırlamakta, dünya turuna çıkarmakta yarışırken; bazı basın toplantılarında muhabirlerin masalarına sarı zarflar konduğu da duyulurdu. AKP ile birlikte o da geride kaldı; artık, yağlı bir ihale verilen partili patronlara promosyon olarak kamu bankalarından (geri ödenip ödenmediği bilinmeyen) kredi ile medya veriliyor; ekranlarda sayfalarda “emret Reis, emret Başkan” gazeteciliği yapılırken muhabirler “mücahit gazeteci” sayılıyor.

***

Bu düzen böyle gelip gittiği içindir ki, bu toprakların gördüğü en ağır deprem felaketi bile CB Recep Tayyip Erdoğan tarafından “kader planı” diye takdir-i ilahiye bağlandı; dalkavuk medyanın Bostanzade Yahya kafasında değişikliğe yol açmadı. Felaketin ilk günlerinde insanlar kendilerine uzanacak bir yardım eli beklerken, besleme medyanın ekranlarında sayfalarında şu başlıklar altında yayınlar yapıldı:

DEVLET TÜM KADROLARIYLA SEFERBER

DEVLET MİLLET EL ELE

MEHMETÇİK DEPREM BÖLGESİNDE

TÜM EKİPLER CANLA BAŞLA ÇALIŞIYOR

Oysa felaketin ilk üç gününde devlet ortada yoktu. Nitekim CB Erdoğan, sonraki günlerde, “Maalesef ilk birkaç gün arzu ettiğimiz etkinlikte çalışma yürütemedik. Sizden helallik istiyoruz” diyerek ihmali, beceriksizliği, acizliği itiraf etmiş oldu.  

Besleme medya bu başlıklar altında devletin ihmalini gizlemekle kalmadı, yanı sıra “asrın felaketi” diyerek devletin aczini mazur gösterme çabası içinde oldu. Besleme medya mecralarında çaresiz felaketzedelerin çığlıklarına mikrofonlar kameralar kapatıldı; günler sonra kurulabilmiş bir deprem çadırı sultan sarayı gibi tanıtıldı. AFAD çadırlarında “mesut mutlu yaşamlar”, “milletin hizmetindeki devlet” masalları birbirini izledi.

Habercilikten uzak bu yayınlar şaşırtıcı değildi. Yakın geçmişte Hazine ve Maliye Bakanı’nın istifasını 27 saat haberleştirememişti bu medya. 

Besleme medya kendisinden bekleneni, CB Erdoğan’ın ifadesiyle “gereğini” yaparken, halkın gözü kulağı dili olmaya çalışan medya ve sol örgütler ihmal edilmedi elbette. Sol örgütlerin yardım çalışmaları engellendi, sivil toplum adına dinci vakıf ve tarikatlara yol verildi, muhalefet düşmanlaştırıldı. Felaketteki ihmal ve hataları haberleştiren basın kuruluşlarına yasaklar cezalar duraksamadan birbiri ardına geldi. Önce, depremde iletişimin sağlanmasında yaşamsal öneme sahip sosyal medyaya erişim zorlaştırıldı. TELE1, Halk TV, Fox TV’nin yayınları durduruldu; program durdurma ve para cezaları birbirini izledi. Resmi zorbalıktan vazife çıkartan sıradan bir zorba da deprem bölgesinde yayın yapan Halk TV muhabirine çekiçle saldırmaya kalktı. Şikâyetçi olan muhabire polis, “olur böyle şeyler, çekici vurmamış zaten, unut gitsin” demiş. Kılıçdaroğlu’nu yumruklayan inek hırsızı gibi muhabire çekiç sallayan zorba da hoş görülmüş yani…  

***

Sözün özü, deprem faciası basın açısından utanç verici örneklerle dolu. Egemen medyanın yalancılıkta, müptezellikte, arsızlıkta, yüzsüzlükte, utanmazlıkta DP dönemi besleme basınından bir farkı yok. Egemen medya cephesinde yalanlar, algı yönetimi, iktidar yandaşı olmayan yardım kuruluşlarına yönelik karalamalar, hatta CB’nin ağzından depremzedelere “Be hey namussuzlar, be hey ahlaksızlar, be hey adiler!” kertesinde hakaretler… 

Meslek ahlakına sahip bir avuç medyada ise yardım ekiplerinin hiç gitmediği yerlere ulaşan; günlerce el sürülmemiş enkazlarda evladını, torununu, gelinini bekleyen depremzedelere mikrofon uzatan, öfkesini isyanını ekranlara sayfalara taşıyan, onlara sahipsiz olmadıkları duygusunu yaşatan muhabirler… İyi ki varlar! Selam olsun onlara.

Marks’a atfedilen deyişle “Kapitalizm kendi suretinde insan ve ilişkiler üretir.” Aynı şekilde, iktidarlar da kendi suretlerinde insanlar üretirler. Zenginiyle yoksuluyla ama en çok da yoksuluyla bu insanlar da kendi suretlerinde iktidarlara destek olurlar. Kurulu düzen bu şekilde kendini ve zihniyetini yeniden üretir. Bu düzen ve düzenin Bostanzade Yahya kafasındaki medya kader değil. Bu zihniyeti, ahlaksızlığı, zorbalığı üreten düzeni kökünden değiştirmeli.