24 Şubat 2026 Salı

LAİKLİK HEYULASI KOL GEZİYOR

Komünist Manifesto, “Avrupa’da bir heyula dolaşıyor: Komünizm heyulası. Avrupa’nın bütün güçleri bu heyulayı def etmek üzere kutsal bir ittifak içine girdiler.” cümlesiyle başlar. Karl Marks ve Friedrich Engels, Manifesto’nun bu cümleyle başlayan ilk bölümünde, burjuvazinin komünizm korkusuyla komünistler hakkında uydurdukları yalanları ve iftiraları, komünizmle mücadele için nasıl kirli bir savaş yürüttüklerini anlatırlar.

Marks ve Engels AKP Türkiye’sini görseler, Laiklik Manifestosu adlı bir kitap yazmaya kalksalar, sanırım “Türkiye’de bir heyula dolaşıyor: Laiklik heyulası” diye söze başlarlardı. Sonra, ümmetçi ırkçı iktidar ortaklarının laiklik yanlıları hakkında uydurdukları yalanları ve iftiraları, laikliği gözden düşürmek için nasıl kirli bir kampanya yürüttüklerini anlatırlardı. Laiklikten ne anlaşılması gerektiğini vurgulamayı ve Türkiye’nin gerçekten laik olup olmadığını sorgulamayı da ihmal etmezlerdi.

***

Türkiye’nin modernleşmeyle başlayan ve hiç bitmeyen laiklik tartışması ve kavgası, “Laikliği Birlikte Savunuyoruz” başlıklı bildiriyle ivme kazandı. AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, bildirinin imzacılarını “hezeyan içinde azgın güruh” diye karalayıp hedef gösterdi. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin de bildiri sahiplerini İslam düşmanı ilan etti ve mahkemeye gideceğini söyledi. İslamcı ve liberal kanaat önderleri ise, bildiriye imza atanları halkın inançlarına savaş açmakla, elitist vesayeti hortlatmaya çalışmakla suçluyorlar. Öyle ki, bildirinin sadece İslam’ı değil Hıristiyanlığı da hedef aldığını bile söylüyorlar.

Tepkiler beklenmedik şaşırtıcı değil. Ramazan boyunca ve sonrasında süreceği, 12 Eylül dönemindeki Aydınlar Dilekçesi davasına benzer bir dava açılırsa daha da sertleşeceği muhakkak. Tepkiler daha da sertleşir, çünkü laiklikten korkuyorlar; din ve laiklik konularında halkın çoğunluğunun kendileriyle aynı düşüncede olmamasından korkuyorlar.

***

Laiklikten korkuyorlar. Çünkü özetin de özeti ifadeyle laiklik, ilahî egemenlik alanı ile beşerî egemenlik alanının ayrılması; kamu yönetiminin, hukukun, eğitimin, akıl, bilim ve sanatın dinî kurallara değil dünyevî ve rasyonel esaslara dayandırılmasıdır. Laiklik, dinin devlete, devletin dine karışmadığı; devletin bütün inanç ve inançsızlık gruplarına eşit mesafede durduğu rejimi ifade eder. Bu bağlamda devlet kamu yönetiminde hiçbir dini ya da dinsizliği referans almaz, bir dinin ya da dinsizliğin savunuculuğunu ve propagandasını yapmaz, bir dine ayrıcalık sağlamaz. 

Bir yönetim ilkesi olarak da laiklik, dini inanç ya da inançsızlık özgürlüğüdür; kişilerin inanç ya da inançsızlıktan dolayı kınanmamaları, ayrıma tabi tutulmamaları, başkalarına zorla dayatmamak koşuluyla diledikleri gibi ibadet edebilmeleridir. Öğretide devlet, din ve inanç özgürlüğünü korumakla yükümlüdür; bu özgürlüğe ancak kamu düzeniyle çatışma durumunda sınır koyabilir.

Bu içeriğiyle laiklik Batı dünyasında Kilise’nin siyaset ve toplum üzerindeki egemenliğine, dinsel dogmaların felsefe, bilim, sanat, bireysel-sosyal hayat üzerindeki baskısına karşı gelişen Rönesans ve Aydınlanma sürecinde somut gerçeklik kazandı. Laiklik, yönetim erkinin halka geçmesinin yani demokrasinin de önkoşulu haline geldi. 

Laiklik aynı zamanda ezilen sınıfların mücadele bayrağıdır. Batı’da laiklik Kilise desteğindeki aristokrasiye karşı burjuvazinin bayrağı oldu. Ne var ki, burjuvazi kendisi egemen sınıf olduktan sonra laikliğe sırtını çevirip Kilise’ye yaslandı. Burjuvazinin yere attığı laiklik bayrağı artık, dini araçsallaştıran burjuvaziye karşı emekçi sınıfların elindedir.

***

Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde iki yüzyıla yaklaşan modernleşme sürecine karşın Türkiye gerçek anlamda laikleşemedi. Modernleşme sürecinde yapılan reformlar (Saltanat ve Hilafet’in kaldırılması, “devletin dini İslamdır” hükmünün anayasadan çıkarılması ve yerine laikliğin konması, eğitim öğretimde birlik, medreseler tekke ve zaviyelerin kapatılması vs) Türkiye’yi laikleştirmeye yetmedi. Türk tipi laiklikte din ve devlet birbirlerinden hiçbir zaman ayrılmadılar. Devlet, İslam’ın Sünni–Hanefi yorumunu resmî din olarak kabul etti. Yasalarda devletin dininin Sünni İslam olduğuna ilişkin açık bir hükme yer verilmese de devlet, Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla, hutbelerin içeriğine varıncaya kadar bütün dinî faaliyetleri Sünniliğin çerçevesine sıkıştırıp denetim altına aldı. Denetim, Sünnilik dışındaki inanç gruplarının asimilasyonu boyutuna vardırıldı. 

Türkiye tarihinin en köklü irtica hareketi olan 12 Eylül darbesinden sonra asimilasyon iyiden iyiye zorbalaştırıldı. Diyanet eliyle yapılan kitlesel din eğitimi, imam okulları, ilahiyat fakülteleri ve devlet okullarında zorunlu din dersleriyle tahkim edildi. Etnik düzlemde Kürtlük ve Kürtçe yasaklandı, Alevi köylerine öğretmen yerine imam, okul yerine cami politikası uygulandı. Şimdi devletin bir mezhebe sağladığı ayrıcalık ve üstünlük de yeterli sayılmamakta, teokrasiye giden yolun taşları “aşırılığa ve ifrata kaçmadan” döşenmektedir. AKP Genel Başkanı Erdoğan, 25-28 Kasım 2019 tarihleri arasında Ankara’da toplanan 6. Din Şurası’nda şöyle demişti: “Dinimiz İslam, hayatın tüm alanlarını kuşatan, ihata eden kurallar, yasaklar manzumesidir. Ticaretimizden beşeri münasebetlerimize, eğitim öğretimden evliliğe, temizlikten kılık kıyafete, yaşantımızın her safhasını düzenleyen bir dine inanıyoruz. Zaman ve şartlar değişse de, İslam’ın nasları değişmeyecektir. İslam bize göre değil, biz İslam’a göre hareket edeceğiz. Nefsimize ağır gelse de hayatımızın merkezine dönemin koşullarını değil, dinimizin hükümlerini yerleştireceğiz. Bu süreçte aşırılığa, ifrata ve tefrite kaçmayacağız.” 

Ülkemiz neredeyse çeyrek yüzyıldır NAS zihniyetiyle yönetiliyor. Türkiye, tarihinde hiç olmadığı kadar dindarlaştı ama o ölçüde yozlaştı, yarım yamalak da olsa var olan aklını ahlakını yitirdi. NAS adına tarikatların girmediği, işgal edilmemiş kamusal alan neredeyse kalmadı ama yolsuzluk hırsızlık dolandırıcılık, magandalık, kadın cinayetleri, çocuk istismarı, siyasi zorbalık, iki yüzlülük, hemen her türden ayrımcılık ve nefret o ölçüde sıradanlaştı.

AKP kurucularından eski TBMM Başkanı Bülent Arınç bile (takiye ile ya da samimi olarak) insanların dindarlardan kaçmasından yakınmaya başladı: “Dindarlık herkesin kaçtığı bir noktaya geldi. Takkeli takkesiz bir sürü şarlatan konuşmaya başladı; hangisine inanacak insanlar? Bunların söylediği yalanlar yanlışlar yüzünden millet Müslümanlığı bıraktı, başörtüsünü, namazı terk ediyor. Erdem kayboldu, etik değerler kayboldu.”

“Laikliği Birlikte Savunuyoruz” bildirisi, şeriatçı dayatmalara, ülkeyi Talibanlaştırma baskısına ve pratiğine karşı çığlık olarak görülmelidir.


8 Şubat 2026 Pazar

KAPİTALİST DİSTOPYA OLARAK EPSTEİN ADASI

Distopya her şeyin kötü olduğu toplum ve devlet hayali demek; Thomas More’un her şeyi iyi olarak tasarladığı ütopyanın zıttı anlamına geliyor.

Erkek egemen sınıflı toplumların tarihinde vahşet, zalimlik, cinsel sapıklık ve iğrenç iktidar ilişkilerine dair nice öyküler var; Jeffrey Epstein ve sapıklık adasının öyküsü, kapitalist distopya olarak hepsine rahmet okuttu. En taş kalpli duygusuz kanaat önderleri için bile okuması iğrenç, izlemesi mide bulandırıcı, psikolojik olarak çok yorucu bir öykü.

Epstein, üniversite eğitimini bitirememiş bir Amerikalı; kısa süren öğretmenlik mesleğinde başarısız; finans sektörüne girmiş; sıradan bir finans aktörüyken 1980’lerde İngiliz medya patronu Robert Maxwell ve kızı Ghislaine Maxwell ile tanışmış. Robert Maxwell 1991’de şüpheli şekilde öldükten sonra Epstein / Ghislaine ikilisinin yolları CIA, MI6 ve MOSSAD ile keşişmiş. Bunca güçlü destek ve işbirliği sayesinde kapitalist dünyanın kaymak tabakasını kapsayan sömürü, iktidar ve sapıklık çarkı kurulmuş. Sapıklık pratiğinde çocuk yaştaki kızlar her türlü istismara maruz bırakılmış. Epstein çarkın merkezinde görünse de aslında ABD başkanları ve patronlar ile kurduğu ilişkilerin tutsağı. Özel uçağı Lolita Express ile Karayipler’deki özel adasına götürmediği devlet başkanı kalmamış. Sonunda, adadaki sapıklıkların kurbanı bir kadının ifşaatı üzerine soruşturma başlamış. Sapıklıktan hüküm giyen Epstein, 2019’da New York’ta tutulduğu cezaevinde kameraların çalışmadığı, gardiyanların ortalıkta görünmediği bir anda intihar etmiş! Ghislaine Maxwell ise halen hapiste. ABD iç siyasetinin dengelerinde Epstein dosyası kısmen de olsa açıldı; kapitalist düzenin foseptiği tüm iğrençliğiyle fışkırmaya başladı.

***

Öykünün hayli kırpılmış ve süzgeçten geçmiş bölümü bile kapitalist dünyanın kaymak tabakasının dünyayı nasıl yönettiklerini; nasıl bir iktidar, sömürü ve sapıklık çarkı çevirdiklerini göstermeye yeterli. 

Görülmesine izin verilen milyonlarca sayfa, yüzbinlerce resim ve binlerce videoya göre, Epstein adasına yolu düşenler arasında ABD’nin önceki başkanları W. Bush, Bill Clinton, Barack Obama, şimdiki Başkan Trump. Yanları sıra ABD müesses nizamının siyasetçileri, generalleri; İngiltere’den kraliyet ailesinin üyeleri ve siyasetçiler; kara Avrupa’sından bakanlar başbakanlar; İsrail’in liderleri; Suudi Arabistan ve körfez ülkelerinden krallar şeyhler emirler; teknoloji devi şirketlerin patronları Bill Gates, Elon Musk; medya tekellerinin sahipleri, dilbilimci Noam Chomsky... Kapitalist dünyada sermayeyi, devleti, medyayı, teknolojiyi yöneten ne kadar aktör varsa hemen hepsinin yolu Epstein’ın Karayipler’deki adasına ya da Manhattan’daki evlerine düşmüş.

***

Kapitalist dünyanın ana akım medyası ve kanaat önderleri, Epstein iğrençliğini ahlaki sapkınlık olarak yorumluyorlar, sisteme yönelik eleştiriden uzak duruyorlar. Türkiye’de de iktidar beslemesi medya rezaleti sapıklık ekseninde magazinleştiriyor, ek olarak Epstein’in etnik kimliğinden hareketle Yahudi (antisemitizm) düşmanlığı üretiyor. Etkisi sınırlı muhalif medyada ve siyasi çevrelerde ise, iğrenç öykünün sınıfsal boyutu vurgulansa da eleştiriler ahlaki sapıklık parantezine sıkışıp kalıyor. Rezaletin Türkiye’yi kapsayan boyutu gerek iktidar beslemesi medyada gerekse muhalif medyada öne çıkmıyor. 

Vurgulamalı ki, Epstein öyküsü her zaman rastlanabilecek ahlaksızlık ve sapıklıktan çok daha öte bir rezalet. Başta da belirttiğim üzere, erkek egemen sınıflı toplumların tarihinde sapıklık ve iğrenç iktidar ilişkilerine dair nice öyküler var; Epstein hepsine rahmet okuttu.

Türkiye de Epstein öyküsünden azade bir yer değil. Ne de olsa, egemen sınıfın dilinde burası Küçük Amerika. Tersinden benzetmek gerekirse, orası da Büyük Türkiye! ABD’de ne gibi rezaletler olursa daha beteri Türkiye’de olur.

Epstein öyküsü bağlamında Türkiye’de de nice nice Epstein var. Amerika’daki arkadaşları kadar dünya çapında söz sahibi değiller ama Küçük Amerika’da hayli etkili ve kalabalıklar. Çocuk yaşta, 7 yaşında nikâh kıyılabileceğine fetva veren ilahiyatçı kınanmak şöyle dursun, ülkenin en saygın üniversitesinde konferansa çağrılıyor. O yaşta bir çocuğu nikâh altına aldığı için hapse atılan tarikat şeyhini dinci medya sahipleniyor. Tarikat yurtlarında çocukların tacize uğraması iktidar milletvekillerinin oylarıyla örtbas ediliyor. Kızılay çadırları depremzedelere parayla satılıyor. Emekçinin emeklinin nafakası istatistik oyunlarıyla kırpılıyor. Daha nice günahlar işleniyor...

***

İktidar beslemesi gazetede, “Epstein’in amacı pedofiliyi meşrulaştırmaktı” başlıklı haber/yorum benzeri bir içerik yayımlandı. (Sabah, 7 Şubat 2026) Doğru olabilir. İster istemez, çok uzak olmayan bir tarihte, aynı gazetede yazan soldan dönme Gülay Göktürk’ün pedofiliyi, yani sübyancılığı (hem de düşünce özgürlüğü bağlamında) meşrulaştırmaya çalıştığı yazısını anımsadım. Naçizane Devşirmeler Dönekler başlıklı kitabımda anlatmıştım. Aynen şöyle yazmıştı dönek: “Biz büyüklerin çocuk pornosunu neredeyse ‘insanlığın tanıdığı en büyük suç’ haline getirişimizin altında yatan psikolojiye dikkatle bakmamız lazım. (...) Mevcut cinsel ahlak çocuk bedeninin arzulanmasını en büyük cinsel suç olarak görüyor. Ben, arzunun bu lanetlenişini haklı bulmuyorum. Yani, insanların çocuklara zarar vermedikleri sürece ‘sübyancı olma hakkı’nı savunuyorum.” (Gülay Göktürk, Sabah, 9 Ocak 2002)

Sübyancılığın hak ve özgürlük kapsamına sokulması, ahlaki liberalizmin son sınırında gezinen kalemleri bile isyan ettirecek iğrençlikte bir skandaldı; ama skandalın kraliçesi yalnız değildi. Köşe yazılarına cinsel içerikli fıkralar serpiştiren Çetin Altan da Tayyip Erdoğan’ın ABD Başkanı George W. Bush ile yapacağı görüşmede ele alınacak konulara değindiği yazısında, sözüm ona sübyancı fıkrası anlatmıştı ki, Gülay Göktürk’ün skandalından aşağı kalır yanı yoktu. Kıdemli döneğin mizah niyetine yazısına aldığı metni merak edenler, bağlantı adresindeki yazıya bakabilirler. 

Epstein, pedofiliyi meşrulaştırma fikrini Türkiye’deki döneklerden, liberal/İslamcı ahlak fukaralarından almış olabilir mi? Ya da Kur’an ayetinden kim ne anlıyor? Diyanet ve Elmalılı meallerinde ayet aynen şöyle: “Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlarla, henüz âdet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır.” (Talâk 4)

***

Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Manifesto’da, burjuvazinin kendi suretinde bir dünya yaratmakta olduğunu yazmışlardı. Epstein adası, kapitalist distopya olarak tarihe geçti. Epstein adasının burjuva medyasında skandal ve sapıklık olarak resmedilmesine aldanmamalı. Kapitalist dünyanın kaymak tabakası, gücünün yettiği her yeri Epstein adasına benzetmeye çalışır.

Çare: Rosa Luxemburg’un deyişiyle “Ya sosyalizm ya barbarlık!”

Karl Marx, Friedrich Engels ve Rosa Luxemburg’un anılarına saygıyla.


21 Ocak 2026 Çarşamba

ROJAVA’NIN ATEŞLE İMTİHANI

Ortadoğu’nun gariban halkları Kürtler ve Filistinliler nicedir kan ve ateşle sınanıyorlar, ölüm kalım savaşı veriyorlar.

Rojava Kürtleri (yani Suriye’deki Kürtler), Esad rejimi döneminde değil etnik kültürel haklara sahip olmak, vatandaş bile sayılmıyorlardı; çok büyük bölümünün nüfus kaydı bile yoktu. Buna rağmen Esad rejimine karşı ciddi bir isyana kalkışmadı Kürtler. Ne zaman ki, ABD emperyalizmi Irak’tan sonra Suriye’yi de çökertmeye yeltendi, Kürtler kıymete bindi.

Suriye’de 2011 yılında ABD ve bölgesel ortağı Türkiye’nin eğit-donat projesiyle silahlandırdıkları cihatçı çeteler iç savaşı başlattılar. Irak’tan sonra Suriye’de de merkezi yönetim ülke genelinde otoriteyi yitirdi. Merkezi otoritenin çöktüğü ortamda, Irak-Şam İslam Devleti (yaygın bilinen adıyla IŞİD), 2014’te Suriye ve Irak’ta neredeyse Ürdün genişliğinde bir alanı ele geçirdi. Vahşi katliamlar gerçekleştiren IŞİD’in Kürt kenti Kobani’yi kuşatması dönüm noktası oldu. Tayyip Erdoğan “Kobani düştü düşüyor” derken memnuniyetini saklamıyordu. ABD’nin havadan bombardımanı ve silah yardımı, yanı sıra Barzani peşmergelerinin Türkiye’den geçerek savunmaya katılması sayesinde Kobani düşmedi. IŞİD püskürtüldükten sonra ABD, Kürtleri hem IŞİD’e hem de Esad rejimine karşı yerel müttefik olarak silahlandırdı. PKK’nin Suriye’deki uzantısı PYD ve askeri kanadı YPG, bölgesindeki Arap aşiretleriyle birlikte Demokratik Suriye Güçleri (DSG) adıyla yapılandı. 

Bu arada Rusya da Suriye’deki hesaplaşmaya dahil oldu, bu sayede Esad rejiminin ömrü uzadı. Ne var ki, Ukrayna ile savaşa tutuştuktan sonra Rusya’nın Suriye’de etkinliği kalmadı. ABD ve Türkiye’nin eğitip donattığı cihatçı çeteler ittifakı HTŞ direnişle karşılaşmadan Şam’ı ele geçirdi. Beşar Esad’ın 8 Aralık 2024’te ülkesini terk etmesiyle BAAS rejimi sona erdi.

***

BAAS rejiminin sona ermesine yakın Ekim 2024’te Türkiye’de Cumhur İttifakı’nın “Terörsüz Türkiye”, muhatabı PKK lideri Abdullah Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum” süreci başladı. Sürecin akıbeti Suriye’deki gelişmelere endekslendi. Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli, PKK’nin kendisini feshedip silah bırakmasının yetmeyeceğini, SDG’nin de kendisini feshedip Şam’da oluşan HTŞ yönetimine entegre olmasını istediler. HTŞ yönetimiyle SDG arasında ABD’nin eşgüdümünde 10 Mart 2025’te entegrasyon mutabakatı imzalandı. Mutabakat, SDG’nin Şam yönetimine katılmasını öngörüyordu.

10 Mart 2025 mutabakatı hayata geçmedi. Nihayet HTŞ yönetimi yine ABD’nin eşgüdümünde İsrail ile Paris’te 6 ocak 2026’da anlaşmaya vardı. Hemen ardından HTŞ ordusu Halep’te Kürt mahallelerine saldırdı. SDG yönetimi Halep’ten çekilme yanlısıyken PKK direniş destanı yazma hevesine kapıldı ama olmadı. SDG Halep’i yitirmekle kalmadı, Fırat’ın doğusunda da tutunamadı. HTŞ, 18 Ocak’ta Fırat’ın doğusunda da kontrolü ele geçirdi. SDG’nin elinde kala kala Kobani ve Haseke kaldıysa da SDG’nin kendisi de tarihe karıştı. Arap aşiretleri SDG’den ayrılarak HTŞ yönetimine entegre oldu.

Özetin de özeti bu sürecin dönüm noktasında ABD Rojava Kürtleri ile yolunu ayırdı. Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Thomas Barrack, SDG’nin IŞİD’le mücadelede en etkili kara gücü olduğunu, ancak gelinen noktada tablonun değiştiğini, Suriye yönetiminin (HTŞ’yi kastediyor) IŞİD’le Mücadele Küresel Koalisyonu’na 90’ncı üye olarak katıldığını, dolayısıyla ABD-SDG ortaklığının dayanağının kalmadığını; bu durumda SDG savaşçılarının bireysel olarak Suriye ordusuna katılmalarını; petrol sahaları, barajlar ve sınır kapıları gibi kritik altyapıyı Şam’a bırakmalarını tebliğ etti. Barrack’ın bildirimi, ABD Başkanı Trump’ın HTŞ lideri Colani ile telefon görüşmesiyle teyit edildi.

Dengelerin pozisyonların saat başı değiştiği koşullarda SDG’den geriye kalan PYD ve YPG’nin Kobani ve Haseke’de tutunup tutunamayacağı da belirsiz. Rojava Kürtleri, ABD tarafından terk edilmenin hüznü içindeler, kendilerine koşulsuz teslimiyet dayatıldığını düşünüyorlar. Her ne kadar Colani yönetimi, Kürtlerin Suriye halkının parçası olduğuna, Kürtçenin seçmeli ders olarak okutulabileceğine, Newroz’un ulusal bayram ilan edileceğine ilişkin bir kararname yayımladıysa da Kürtler bu kararnamenin anayasal güvence olmadığını, kendilerine 2011 öncesi koşulların dayatıldığını söylüyorlar ki, haklılar.

Rojava Kürtlerinin bir anda ortada kalmakla kapıldıkları hayal kırıklığı, başta Türkiye olmak üzere Kürt coğrafyasında ve Kürt diasporasında infiale yol açtı. PKK yöneticisi Murat Karayılan’ın ABD, İngiltere, Fransa, Almanya dörtlüsüne “Ne oldu da müttefikinizi yüz üstü bırakıyorsunuz?” sorusu mevcut ruh halinin ifadesi. DEM Parti’nin eş başkanı Tuncer Bakırhan’ın “Rojava’da Kürtlerin statüsüz yaşamasını dayatıyorlar. Kürtler kendi anadiliyle eğitim görmesin; Kürtler kazanımlarından vazgeçip teslim olsun istiyorlar” sözleri de öyle.

***

Suriye’de ve Rojava’da olan biteni bir tek yazıda değerlendirmek olanaksız. Değerlendirilmesi gereken çok başlık var.

Erdoğan/Bahçeli iktidarının Suriye ve Rojava’daki gelişmeleri zafer sayıp, “Terörsüz Türkiye” sürecini “Terörsüz Suriye” süreciyle taçlandırmak istemeleri. 

Kürtler söz konusu olunca Türkiye’deki sözüm ona seküler/laik ulusalcı/ulusolcu muhaliflerin Erdoğan/Bahçeli iktidarı ile aynı çizgide hizalanmaları; hizalanmakla kalmayıp, Ortadoğu’daki can pazarında çaresiz Kürtlere antiemperyalizm dersi vermeye yeltenmeleri.

Son yüz yılda ateşle imtihanda defalarca ortada bırakılmalarına karşın Kürtlerin ABD ve İsrail’in kurtarıcı olmadıklarını bilince çıkarıp çıkarmayacakları; KCK’nin bildirisindeki “Kürtler saldırılar karşısında öz güçlerine güvenmelidirler” ifadesinin bir aydınlanma ve özeleştirinin işareti olup olmadığı... Kürt halkının Abdullah Öcalan’ı, PKK’yi ve DEM Parti’yi de sorgulayıp sorgulamayacağı...

Daha pek çok başlık sıralanabilir. Bitirirken vurgulamalı ki, emperyalist devletler kendi çıkarlarını korumak için ezilen halkları bekçi olarak kullanırlar, birbirlerine kırdırırlar. ABD Rojava Kürtlerini yalnızca IŞİD’le mücadele bahanesiyle himaye etti. IŞİD’le savaşta Kürtler binlerce evladını yitirirken bir tek Amerikan askeri bile ölmedi. IŞİD’le mücadele bahanesi kalmayınca ABD tercihini Erdoğan ve Colani’den yana kullandı, IŞİD artığı HTŞ’nin devletleşmesine giden yolu açtı.

Suriye’de ve Rojava’daki baş döndürücü gelişmelerin Türkiye’deki sürece etkisinin ne olacağına gelince. Erdoğan/Bahçeli ikilisi süreci başlatırken ne söyledilerse aynı noktadalar; yani “kardeşlik” kandırmacasıyla Kürtlere diz çöktürmeyi hedeflediklerini saklamadılar. Kendilerini kandıranlar, “Barış ve Demokratik Toplum” hayaline kapılanlar oldular. Mevcut sürecin de öncekilerle aynı akıbete uğrayacağını söylemek kâhinlik gerektirmiyor. Dilek ve temenni odur ki, öncekiler gibi yeniden kanlı bir sürece girilmesin.


7 Ocak 2026 Çarşamba

MADURO KÜRTLER ANTİEMPERYALİZM

ABD tarihte görülmüş en devasa askeri güce sahip bir devlet. Aynı zamanda dünyanın en büyük ekonomisine sahip. Emperyalist devlet olarak okyanus aşırı ilk saldırısını gerçekleştirdiği 1898’den bugüne dünyayı kana ateşe boğdu. Atom bombalarıyla tarihteki en büyük cinayetleri işledi. Halihazırda dünyanın her yanına serpiştirdiği 800 dolayında üssü, deniz ve hava gücü ile halklara en büyük tehdidi oluşturuyor.

Devasa askeri gücüne karşın ABD kadiri mutlak değil. Vietnam’da yenildi, çekilmek zorunda kaldı. Afganistan’dan bile çekilmek zorunda kaldı. Irak’ta geride işbirlikçilerini bırakarak çekildi.

Bölgesel ortakları Türkiye ve İsrail’in yardımıyla Suriye’yi 13 yılda ancak kontrol altına alabilen ABD, 2026’nın ilk günlerinde gerçekten hayret edilecek bir askeri operasyon gerçekleştirdi; Venezuela Devlet Başkanı Nikolas Maduro’yu ve eşini başkanlık konutundan alıp New York’a götürdü. Savaş meydanlarında yenilen kralların esir edilmelerinin pek çok örneği var ama Maduro’nun esir alınmasının tarihte örneği yok, varsa da ben bilmiyorum.

Neresinden bakılırsa bakılsın, Mutlak Kararlılık adı verilen operasyon askeri harekatların doğal seyrine uygun görünmüyor. İleride içyüzü açığa çıkar mı bilinmez. Venezuela ordusu ve istihbaratı razı edilerek Maduro’nun teslim alındığı varsayılabilir. Venezuela’nın Talat Aydemir’i denilebilecek Hugo Chávez’in bıraktığı rejim Amerikan ambargosunun da etkisiyle Maduro zamanında yozlaşmış, sürdürülemez hale gelmişti. Hugo Chávez 2002’de Amerikan darbesiyle devrilip tutuklandığında halk sahip çıkmış ve iki gün sonra yeniden başkanlık koltuğuna oturmuştu. Anlaşılıyor ki Maduro halk desteğine sahip olmadığı gibi orduda ve bürokraside de yalnız kalmış.

***

Maduro Chávez’ın bıraktığı rejimi yozlaştırsa da, Bolivarcı ruhu buharlaştırıp halk desteğini yitirse de, ABD’nin operasyonu neresinden bakılırsa bakılsın haydutluktur, zorbalıktır. Uluslararası hukuk, Venezuela’nın egemenliği bağımsızlığı gibi ilkeler ABD tarafından çöp sepetine atılmıştır. Geçmişteki saldırılarında ABD hiç değilse uluslararası meşruiyet üretmek için yalanlar uyduruyordu. Artık yalana da başvurmuyor, amacının Venezuela’nın petrol ve diğer zenginliklerine el koymak olduğunu açıkça söylüyor. Daha da ileri gidiyor, sırada başka ülkelerin olduğunu bildiriyor.

Bu zorbalık, Türkiye’de de eşine az rastlanır bir ortaklaşmayla kınanıyor, tepkiyle karşılanıyor. En başta sosyalist komünist partiler örgütler, sıcağı sıcağına ABD’nin haydutluğuna karşı Venezuela halkıyla dayanışma bildirileri açıkladılar. Sol partilerin tavrı (gazeteci deyimiyle) haber değeri taşımıyor. Çünkü, antiemperyalizm, sosyalist komünist dünya görüşünün genetik refleksidir.

Sadece sol partiler ve örgütler değil, iktidar beslemesi medya (AKİT dahil), iktidar ortağı Devlet Bahçeli ve her renkten sağ partiler ve örgütler de ABD’nin korsanlığına ateş püskürüyorlar. Ama samimiyetle ama takiyye yaparak.

DEM Parti de ABD Başkanı Trump’ın emriyle gerçekleştirilen zorbalığı “Uluslararası hukukun açık ihlali, bir ülkenin egemenlik haklarına yönelik kabul edilemez saldırı ve halkların kendi geleceklerine demokratik yollarla karar verme hakkının gaspı” olarak protesto etti. DEM Parti’nin açıklamasında, “her türlü emperyalist müdahaleye, askeri tehdide ve hukuksuzluğa karşı Venezuela halkları ile dayanışma” içinde olunacağı vurgulandı.

Hatta, PKK üst düzey yöneticisi Duran Kalkan bile ABD’nin saldırısını “korsanlık ve kapitalist modernitenin çöküşü” olarak protesto etti.

***

Trump’ın zorbalığına haydutluğuna karşı Türkiye’de verilen tepkiler buraya kadar sürpriz ya da şaşırtıcı değil. Şaşırtıcı olan, bazı Kürt çevrelerin tepkisi. Tepkiler sosyalist komünist çevrelere ama daha çok DEM Parti’ye yönelik.

Sağcı, milliyetçi, şeriatçı Kürt çevreler, sosyalist komünist partileri modası geçmiş ideolojik masallar anlatmak ve “Kürt varlığını himaye eden” ABD’ye düşmanlık beslemekle eleştiriyorlar; DEM Parti’yi ise Türk solunun etkisinde kalarak, “Kürtlerin müttefiki ve dostu” ABD’ye nankörlük Kürtlere de ihanet etmekle suçluyorlar.

İnternette ve sosyal medyada gezinirken her an karşılaşılabilen tepkilerden bazıları şöyle:

“DEM Parti’nin Venezuela açıklamasındaki anti-emperyalist duruş ilkesel olarak değerli. Ancak, realpolitik açıdan stratejik bir hata.”

“Kürtlerin müttefiki ABD’yi kınayan sözde Kürt partisi, Kürt çıkarı için değil, modası geçmiş Stalinist ideoloji için çalışıyor. Kürt çıkarı gereği ABD ve Fransa koruyucu kalkanımızdır.”

“DEM’in amacı, ajanlık faaliyeti kapsamında Kürtleri STATÜSÜZ kalmaya ikna etmektir.”

“Bu tipleri tanıyın! Sosyalizm, enternasyonalizm, halkların kardeşliği maskesi altında Kürt düşmanlığı yapıyorlar.”

“İdeolojik saplantıları, Kürt milli çıkarlarının önüne geçmiştir. Anti-emperyalist retoriğin büyüsü, Rojava'daki Kürtlerin kanını görmezden gelmektedir.”

“DEM Parti, ABD yönetimindeki Kürt dostlarının elini zayıflatarak Kürt düşmanlarına hizmet ediyor. ABD Suriye’den çekilirse Kürtler katledilir.” 

“Dem parti ne saçmalıyorsun? ABD’nin Kürtlere verdiği desteği hangi ülke verdi şimdiye kadar? Ortadoğu’da ABD olmasa vahşileri kim durduracaktı? Zalimler için yaşasın ABD!”

“Emperyalist müdahaleler olmasaydı Kürtler ne Irak’ta ne Suriye’de bir hak kazanamazdı.”

***

Arap, Fars ve Türk devletlerinin egemenliği altındaki Kürt halkının kendi kaderini özgürce tayin etme hakkı meşrudur da; bu hakkın “ABD ve Fransa koruyucu kalkanımızdır. Zalimler için yaşasın ABD!” işbirlikçiliğine bağlanması hazin ve içler acısıdır. Bu işbirlikçilik realpolitik açıdan doğru sanılsa da; Batı emperyalizminin patronları ABD, İngiltere ve Fransa’nın Kürtleri pek çok kez yarı yolda bıraktıkları Kürt halkının tarihsel belleğinde taptazedir. Halepçe acısını yaşamış, Kobane’de yüreği ağzına gelmiş Kürt halkını antiemperyalizm testine tabi tutmak kimsenin haddine değil ama emperyalistlerin kimseye özgürlük vermedikleri, çıkarlarını korumak için ezilen halkları bekçi olarak kullandıkları, birbirlerine kırdırdıkları defalarca yaşanmış bir olgudur.

Geçmişte, TÜRK SAĞININ ve İSLAMIN AMERİKA AŞKI başlıklı yazılar yazdım. “Milli Şef” İsmet İnönü’nün imzaladığı ikili anlaşmalarla açılıp Amerika’ya uzanan dikenli aşk yollarında Adnan Menderes ve Fatin Rüştü Zorlu’nun, Necip Fazıl ve Said-i Nursi’nin, Süleyman Demirel, Turgut Özal ve Tansu Çiller’in Amerika’ya aşklarından, 12 Eylül 1980 darbesinin şefi Orgeneral Kenan Evren’in ABD yönetiminin gözünde “bizim çocuk” sayıldığından, Büyük Ortadoğu Projesi’nin Eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD ile samimiyetinden söz ettim. Bu yazıları derinleştirip kitaplaştırmak niyetindeydim, tembellik ağır bastı. Maduro vesilesiyle daha bir görünür oldu ki, meğer KÜRT SAĞI da Amerikan emperyalizmine sevdalıymış. Bu sevda Kürtlerin ne kadarının aklını başından almıştır, bilemiyorum! 

Emperyalizmin kimseye özgürlük bağımsızlık bahşetmediğinin bilincindeki Kürt sosyalistlerine demokratlarına yurtseverlerine selam olsun!


16 Aralık 2025 Salı

SOL İNSANLIĞIN VİCDANI AMA KOMÜNİSTLİK ZOR ZANAAT!

Komünistler, sosyalistler solcular, Aleviler, Kürtler, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, (bir dönem) Araplar ve daha niceleri. En garibanı Çingeneler, yani Romanlar. En korumasızı LGBTİ+

Hangi sınıftan olursa olsun egemen ulus egemen ümmet bireylerinin rahatlıkla hakaret edebilecekleri etnik, dini, siyasal toplum kesitleri bunlar. Ayrımcılık ve nefret suçlarının olağan nesneleri yani. Sadece bireyler nezdinde değil devlet katında da hep “toplumun huzur ve istikrarını, milli birlik ve beraberliği bozucu zararlı unsurlar” olarak etiketlendiler. Sadece etiketlenmediler; katliamlara, sürgünlere, zamana yayılmış ölümlere maruz bırakıldılar.

Komünistler, sosyalistler, solcular, devletin kuruluşundan bu yana “küçükken başı ezilmesi gereken yılan” olarak görüldüler. İstiklal Harbi’ne katılmak üzere gurbetten koşup gelen Mustafa Suphi ve yoldaşları katledildiler. Nazım Hikmet, ömrünün en güzel yıllarını mahpuslukta tüketti. Sabahattin Ali, başı taşla odunla ezilerek öldürüldü.

Soğuk Savaş döneminde de devletin ilgili birimlerince yürütülen psikolojik harbin “iç düşmanlar” listesinin en başındaydı komünistler solcular. En iğrenç yalanlarla iftiralarla şeytanlaştırıldılar. Darbe dönemlerinde komünistlerin solcuların katledilmeleri, hapishanelere doldurularak ezilmeleri, küresel emperyalizmin patronuna gazete manşetlerinde müjdelendi: “Solcular ezildi, Amerikan filosu artık gelebilir” (Günaydın, 15 Mart 1972)

Komünistler solcular sadece ezilen sınıfların devrimcileri oldukları için değil, ezilen etnik, dini, siyasal toplum kesitlerine omuz verdikleri için de hep namlunun ucunda, işkence tezgâhlarında oldular. K harfi 12 Eylül faşizminin sorgu merkezlerinde kod olarak kullanılırdı. Gözaltındaki kişi sadece komünist sosyalist solcu ise, K olarak kodlanırdı. Hem komünist hem Kürt ise K2 idi. Hem Komünist hem Kürt ve bir de Kızılbaş ise K3 idi. 

Bir de “Ermeni oğlu Ermeni” olmak vardı. Öldüresiye işkence edilen Garbis Altınoğlu, (kendi anlatımıyla) Ermeni kökenli komünist olduğu için işkence tezgâhında ayrıcalıklıydı! İdamının istendiği iddianamede Garbis Altınoğlu şöyle tanımlanmıştı: “Her nasılsa Türkiye’de doğmuş, Türk tabiiyetinde olan (...) bu Ermeni oğlu Ermeni…”

***

Devletin ve yüzde 70’e yakını ırkçı ümmetçi sağcı ahalinin bu ayrımcılık ve ötekileştirme sorunlarına yaklaşımında dünden bugüne pek bir şey değişmedi. Tarihte ilk hangisinin zulme uğradığı esas alınırsa, en kıdemlileri Aleviler. Osmanlı Bizans’ın mirasını devraldıktan bu yana hep iç düşman sayıldı Aleviler. Defteri dürülmek deyimi Osmanlı’nın Alevi katliamlarından Cumhuriyet’e miras kalan bir deyim. Bugün hâlâ resmi söylemde “Ne de olsa Alevi!” Ahalinin söyleminde ise... Çok uzak olmayan tarihte “ağır entelektüel”, bir çevirisinde ‘ensest’i Kızılbaşlık olarak tercüme etmişti. Egemen toplumsal bilinçaltının bilinçüstünün yazıya dökülmesiydi. Çok yakın tarihte bir televizyon programcısı aynı anlamda telaffuz etmişti. Öyle derin bir bilinçaltı bilinçüstü ki, Çaldıran Savaşı bir türlü bitmiyor. 

Resmi söylemde hâlâ Afedersiniz Ermeni! Egemen toplumsal bilinçaltında bilinçüstünde de hâlâ Ermeni dölü, Rum çocuğu... Birine Yahudi demek başlı başına hakaret. Çok çok yakın tarihte, bir yurttaş, Recep Tayyip Erdoğan’a “Yahudi” dediği için 10 ay 20 gün hapis cezasına çarptırıldı. Davanın duruşmasında Erdoğan’ın avukatı, “Yahudi” ifadesini “küçük düşürücü, onur ve saygınlığı zedeleyici” olarak değerlendirdi.

***

Nicelik olarak çok azalmış olsalar da komünistler sosyalistler solcular hâlâ psikolojik harbin iç düşmanlar hiyerarşisinde en tepede yer alıyorlar. Soğuk Savaş döneminin iğrenç iftira ve yalanları hâlâ resmi / gayriresmi söylem ve eylemin en geçer akçesi; solcular hâlâ vatan haini! 

Ara not olarak belirtelim. Sol / sağ ayrımı Fransız devriminden kalma. Monarşinin devrilmesinden sonra toplanan parlamentoda salonun sağ tarafında oturanlar feodal ayrıcalıklara ve eşitsizliklere dayalı eski düzeni savundukları için sağcı, sol tarafta oturanlar “özgürlük eşitlik kardeşlik” sloganıyla başarılan devrimi savundukları için solcu sayılmışlar. O günden beri ezilen sınıf ve zümrelerin çıkarlarını savunanlar solcu, sınıfsal ulusal eşitsizliğe dayalı düzeni savunanlar sağcı olarak adlandırılıyor. Sol insanlığın vicdanı diye biliniyor. Sağcılık sosyal darwinizm ile örtüştüğünden sağcılar, kendilerini sağcı olarak değil, muhafazakâr olarak adlandırıyorlar.

***

Sağcılık halkların ve elbette Türkiye ahalisinin de bilincini öylesine köreltmiş ki, CHP’nin CB adayı Ekrem İmamoğlu’nun babası da oğluna ve kendisine uygulanan zulmü, sol düşmanlığı üzerinden eleştiriyor. Özetle demiş ki Hasan İmamoğlu: “Ömür boyu ülkemize komünizm gelmesin diye mücadele ettim; çok pişmanım. Çünkü komünizme gerek yok. İstedikleri zaman komünizm ilan ediliyor; malınıza mülkünüze el konuluyor.”

Baba İmamoğlu onca yılın insanı ama Soğuk Savaş artığı antikomünizm koşullanmasından kurtulamamış. Piyasa adamı ama piyasanın kurtlar sofrası olduğunu, kapitalizmde patronların birbirlerinin malına mülküne çökmelerinin piyasa yasası olduğunu bilince çıkaramamış. 

Komünizmin mala mülke çökmek değil, üretim araçlarının ortak mülkiyeti demek olduğunu anlatmaya çalışmak nafiledir. Böyle olsa da gazeteci Enver Aysever nafile çene yormaktan kendini alamamış. Sonra Adnan Menderes’ten başlayarak sağcı siyasetçilerin din ve milliyet tacirliği yaparak ülkeyi nasıl yaşanmaz hale getirdiklerini anlatmış; “Cumhuriyetin ahlakını bozan Menderes’tir ilk başta. Menderes’ten bu tarafa gelen bütün sağcılardır. Sağcılık suçtur. Sağcı olduğunuz zaman ahlaksız olursunuz.” diye eklemiş. Bu sözlerinden dolayı tutuklanmış Enver Aysever.

Bu sözlerinden dolayı tutuklanması gerekmiyordu Enver Aysever’in. Beğenmedikleri eski Türkiye’de Aziz Nesin “Türklerin yüzde 60’ı aptaldır” dedi, tutuklanmadı. Tutuklanmak bir yana, üzerine alınan bir kişi dava açtı, mahkeme beraat kararı verdi. Aysever’in sözleri de suç sayılsa bile yürürlükteki infaz rejimine göre hapis gerektirmiyor. Genellemek elbette doğru değil ama sözlerinin tamamında Enver’in “Bütün sağcılar ahlaksızdır” demek istemediği ortada. Aysever, "vicdanlı bir dindarsanız siz solcusunuz" bile demiş.

Şundan eminim ki, Enver Aysever, baba İmamoğlu gibi Soğuk Savaş’tan kalma antikomünist iftiraları sıralayıp solculara küfretse tutuklanmazdı. Tıpkı Alevilere, Kürtlere, Ermenilere, Rumlara, Yahudilere, Romanlara, ateistlere, LGBTİ+ lara küfredip tutuklanmayanlar gibi... Adı lazım değil, İslamcı mahallenin çok ünlü bir kalem sahibi, “Laikliğin özgürlük olduğunu söyleyen ya salaktır ya asalak. Laikler beyinsizdir.” diye yazdı, tutuklanmadı. Umarım yanlıştan dönülür, Enver Aysever serbest bırakılır.

***

Bitirirken anımsadım. 12 Eylül darbesinden sonra TSK’deki sol görüşlü subay, astsubay, askeri öğrenciler solkırıma tabi tutuldu. Solcu askerler gruplar halinde İstihbarat Okulu’nda ve emniyet müdürlüklerinde fiziki ve psikolojik işkenceyle sorgulanıp işsizler ordusunun saflarına atılıyorlardı. Bu süreçte, İstihbarat Okulu’nda sorgulanan bir grup subay savcılığa sevk edilmişler. Haftalar süren sorgunun ardından subaylar ilk kez birbirlerini görüyorlar. Sohbet, sorguda kimin nasıl ifade verdiği üzerine. Üsteğmen MC, ifadesinde, görevli olduğu kışlanın levazım ihalelerinde aldığı komisyonları anlattığını söylemiş arkadaşlarına. Arkadaşları, “Yahu aklını mı yitirdin? Niye böyle şeyleri anlattın?” diye şaşkınlıklarını belirtmişler. Üsteğmen MC’den yanıt: “Komünist olmadığımı ispatlamak için bunları anlattım!”

Solculuk sağcılık komünistlik nasıl bir şeydir? Takdir ve yorum okuyucunun.


9 Aralık 2025 Salı

FİLOZOFLARIN YÖNETİMİNDE DEVLET HAYALİ

Antik Yunan filozofu Platon, felsefenin giriş kapısı değerindeki başyapıtı Politeia’da ideal devletin temel koşulunu şöyle açıklar: Ya filozoflar devleti yönetmeli ya da devleti yönetenler gerçekten filozof olmalıdırlar. Bilgi dostu filozofların yöneteceği devletin başlıca değerleri bilgelik, yiğitlik, ölçülülük ve doğruluk (adalet) olacaktır. (427 e, 433 c)

Hakikatin sırrına ermiş filozofların yönetiminde bir devlet tarihte hiç olmadı. Tarihte en sık rastlanan devlet tipi, Platon’un en çok yakındığı tiranlık oldu. Yani tek kişinin iktidarı ele geçirdiği, halkın yönetimde söz sahibi olmadığı, yasalarla sınırlanmamış bir devlet.

Platon tiranlık derken sanki günümüz Türkiye’sini tanımlamış. Doğru, devletin anayasası var. Anayasada kuvvetler ayrılığı düzenlenmiş. TBMM kanun çıkarıyor. Yürütme organı kanunları uyguluyor. Hatta yargı organları bile var. Görünüşte bunlar var ama gerçekte iktidar tek kişide toplanmış. O tek kişinin iradesine göre sadece yasalar değil anayasa bile askıya alınabiliyor. Bilgelik, yiğitlik, ölçülülük, adalet hak getire!

***

TBMM’deki bütçe görüşmeleri Platon’un tiranlık tezini doğruluyor. Parlamentolu bir devlette parlamentonun en önemli işidir bütçeyi görüşmek. Rejim tiranlık değilse, devleti yönetenler, geçen yıl kamu bütçesini nasıl harcadıklarının hesabını verirler ve gelecek yıl için bütçe isterler. Son söz ve karar yetkisi, halk adına parlamentonundur. En azından 1215 tarihli Magna Karta Libertumu’ndan beri böyle kabul edilir. İngiltere’de Magna Karta ile kralın kafasına göre vergi salması ve ahaliden asker toplaması sınırlanmıştı.

Türkiye parlamentolu yönetimde 150 yılı geride bıraktı. Bu tarih kesitinde TBMM zaman zaman parlamento tanımını hak eden duruşlar gösterebildi. Örneğin Birinci Meclis, üstelik savaş sırasında, Mustafa Kemal’e kök söktürdü. Adnan Menderes, kendisini kurtarabilmek için bütün bakanlarını feda etti. Süleyman Demirel, bütçesi onaylanmayınca istifa etti. Süleyman Demirel ve Mesut Yılmaz, gensoru oylamalarında güvenoyu alamayınca istifa ettiler... Ya bugün? Yani Recep Erdoğan yönetimindeki Türkiye? Bütçeyi harcama yetkisini üstlenen kişi parlamentoya gelmeye bile tenezzül etmiyor. TBMM gerçekten parlamento olsa, Cumhurbaşkanı da olsa, bütçeyi harcayacak kişiyi ayağına getirtir, hesap sorar. Çünkü, bütçe görüşmeleri iktidar ile halk arasında hesaplaşma zeminidir.

***

TBMM gerçekten parlamento olsa bütçede nelerin hesabını sorar?

2026 yılı bütçesi, 19 trilyon TL harcama öngörüyor. Bunun 2.7 trilyon TL’si borç faizi olarak ödenecek. 16 milyon emekli için SGK’ye aktarılacak para ise 1,8 trilyon TL. Yani bütçe emekçinin emeklinin bütçesi değil, devlete borç veren faizcilerin bütçesi. Peki faizini emekçilerin ödeyeceği borçların işçiye, köylüye, memura, esnafa ne faydası var? Bu arada, devlet kendisi yapsa çok daha ehven fiyata mal edeceği otoyollar, köprüler, havaalanları vs. için üç beş müteahhide 2026 yılında 238 milyar TL daha aktaracak.

Gelecek yıl CB’nin harcayacağı bütçenin 14 trilyon TL’si vergiyle karşılanacak. Bu verginin üçte ikisi, alışverişlerde vatandaşa “hissettirmeden” kesilen Katma Değer Vergisi (KDV) ve Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) gibi dolaylı vergilerden oluşacak. Dolaylı vergi demek, emeklinin, asgari ücretlinin süper zenginle aynı miktarda ödediği, patronların tüketirken ödedikleri KDV’yi gider gösterip kurumlar vergisinden düşebildikleri, emekçinin bu şansının hiç olmadığı adaletsiz bir vergi demek! 

Dolaylı vergiler dışında gelir vergisinin üçte ikisi de ücretli emekçilerden alınacak. Emekçinin sofrasını, barınmasını, elektriğini, suyunu, ulaşımını kısıtlayan vergilerle devletin kasası dolarken; bütçe uzmanlarının ifadesiyle, sermaye gruplarına 3 trilyon 597 milyar liralık muafiyeti tanınacak. Bir bütçe toplumsal sınıflar arasında ancak bu denli adaletsiz olabilir.

***

Sınıflı toplum düzeninde devlet egemen sınıfın devletidir; toplumsal servetin sınıflar arasında taksimi bütçeler aracılığıyla düzenlenir. Genel Bütçe başlığı altında sıralanan bakanlık bütçeleri, Milli Savunma Bakanlığı bütçesi de bu bilinçle değerlendirilmelidir.

MSB’nin 2026 yılı bütçesi 822 milyar 930 milyon 177 bin TL. MSB Yaşar Güler’in açıkladığına göre bu tutar, toplam ulusal gelirin yüzde 2,13’ü; NATO’nun hedef olarak belirlediği yüzde 5 oranına 2035 yılında ulaşılacak.

Gerek MSB Yaşar Güler gerekse iktidar ve muhalefet sözcüleri dünyanın en büyük 100 silah üreticisi şirket arasında beş Türk şirketinin (ASELSAN, Türk Havacılık ve Uzay Sanayii TUSAŞ, ROKETSAN, ASFAT ve MKE) bulunduğunu övünerek anlatıyorlar. CB’nin damadının şirketi BAYKAR ise milli gurur kaynağı. Millî muharip uçağı KAAN değerli bir proje; Endonezya’ya 48 adet KAAN satışı için sözleşme imzalanması gurur verici; KAAN’ın uçabilmesi için ABD’nin izni gerekiyor; o mesele de hallolur inşallah! İngiltere’den 8 milyar sterlin bedel ile 20 adet Eurofighter Typhoon savaş uçağı alınması iyi ama Kuveyt 28 Eurofighter için 7,96 milyar euroluk bir anlaşma yapmış. Sayın Bakan’ın bu konuya açıklık getirmesi gerekir. Şanlı ordumuz, Birleşmiş Milletler, NATO, AGİT ve ikili anlaşmalar kapsamında, Suriye, Libya, Kosova, Afganistan, Bosna Hersek, Katar, Somali ve Sudan’a kadar birçok coğrafyada, bölgesel istikrara ve dünya barışına katkı sunmaktadır. KAAN, HÜRJET, GÖKBEY, ATAK, AKINCI, AKSUNGUR, TCG ANADOLU, ALTAY gibi ürünlerimiz milletimizin göğsünü kabartmaktadır...

Bunca hamaset arasında cılız kalan eleştirilere kulaklar kapalı: İmam hatip liseleri varken askeri liseler neden kapalı? Asker hastaneleri neden kapatıldı, ordunun askeri tıp hafızası neden siliniyor? Son on yılda kışlada intihar eden asker sayısının 934’e ulaşması nedendir? Emperyalizmin "En iyi ihraç malınız ordunuzdur" direktifine sadakat nereye kadar?..

Eleştiriler en uç noktada, sınıflar mücadelesinin en ileri barikatlarında sıralansa ne fayda? TBMM gerçekten parlamento mu? Parlamentoların en önemli işidir bütçeyi görüşüp kabul ya da reddetmek. Olmaz ya, varsayalım ki TBMM parlamento olmaya niyetlendi, CB’nin bütçe teklifini reddetti. Bir şey değişmeyecek. Yürürlükteki Anayasa’nın 161’inci maddesine göre, önceki yılın bütçesi yeniden değerleme oranı ile arttırılıp uygulanır. Yani TBMM’nin bütçeyi görüşmesinin, kabul ya da reddetmesinin bir önemi ve yaptırımı yok. Haksızlık olmasın. Anayasanın bu hükmünü RTE getirmedi. Bu hüküm 12 Eylül darbecileri tarafından anayasaya yerleştirildi.

***

Antik Yunan düşünürü Platon, üzerine filozofların gölgesinin düştüğü bir devlet tahayyül etmişti. Emekçiler ezilenler kendileri için kendi ayakları üzerinde doğrulup kalkmadıkça, hakikatin sırrına ermiş filozofların yönetimindeki devlet düzeni hayalden ibarettir.  


30 Kasım 2025 Pazar

FATİH ALTAYLI’NIN SİLİVRİ İMTİHANI

Fatih Altaylı, 22 Haziran 2025’ten bu yana Silivri Cezaevi’nde mahpus. 

Bir YouTube yayınında demiş ki: “Erdoğan ömür boyu Cumhurbaşkanlığına devam etsin mi? Halkın yüzde 70’i buna karşıymış. Bu oran şaşırtıcı değil. Çünkü şu anda AKP seçmeninin önemli bir bölümü ve MHP’li seçmenin bir kısmı dışında böyle diyen kimse yok. Türk halkı sandığı sever, gücün kendisinde olmasını ister. Yani babasını seçse oraya, babasını değiştirme ihtimalini elinde tutmaktan hoşlanır.”

Sonra bu yorumunu güçlendirmek için sözü Osmanlı padişahlarına getirmiş Fatih: “Bu milletin yakın geçmişinden söz etmiyorum uzak geçmişine bak. Bu millet, padişahını boğmuş. Hoşuna gitmediği zaman padişahını yuhlamış bir millet. Az buz değildir öldürülen suikasta kurban giden Osmanlı Padişahı.”

Sen misin böyle konuşan? Mahkeme, Cumhurbaşkanı’nı tehdit suçlamasıyla Fatih Altaylı’ya 4 yıl 2 ay hapis cezası verdi ve tutukluluk halinin devamına hükmetti.

***

Olayın hukuki değerlendirmesi ne olursa olsun, Fatih Altaylı’nın suç işlediği kanaatinde değilim. Fatih Altaylı kim ki, kolordu gücünde bir muhafız birliği tarafından korunan, konuttan çıktığında bir tabur asker ve polisin refakat ettiği Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı tehdit etsin. Tehdit etse kaç yazar? Ama mahkeme öyle düşünmemiş, basmış cezayı. Zaten Türkiye epeydir, hukuk devleti değil, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın deyişiyle “yargı devleti.” Suçlamalar, yargılamalar, cezalandırmalar, iktidar bendesi olup olmamaya göre değişiyor. Fatih Altaylı da, sözcüğün gerçek anlamıyla eleştirel gazetecilerin yanı sıra, son yıllarda CHP ve Ekrem İmamoğlu’na yakın durmasının bedelini ödüyor.

Oysa, Fatih Altaylı sözcüğün gerçek anlamıyla eleştirel muhalif bir gazeteci değil. “Devşirmeler Dönekler / Türk Medyasından Portreler” adlı kitabımda ayrıntılı bir Fatih Altaylı portresi çizmiştim. Özetle, “adı hep maçoluk, saldırganlık, küfür, hakaret, cehalet, patron tetikçiliği ve ajanlıkla anılan bir gazeteci!”

Erdoğan iktidara gelmeden önce, içinde yer aldığı medya grubu dolayımıyla Fatih, Erdoğan karşıtı. Ama Erdoğan iktidara geldikten sonra, Erdoğan’ı Nobel Barış ödülüne aday gösterecek kadar iktidar yanlısı. Öyle ki, Gezi Direnişi günlerinde Erdoğan ilk olarak Fatih’in Teketek programına katıldı; Fatih, programın ardından (sureti haktan görünmek kamuflajıyla) “Erdoğan’a secde bile ederim” diye yazdı.

Çok yakın tarihe kadar Fatih, hep AKP iktidarına yakın durdu. Sonra (arada ne olduysa gerçekten bilmiyorum) Fatih, CHP ve Ekrem İmamoğlu’na yanaştı. Hesap hatası mıdır, başka bir şeyler mi oldu; Fatih Altaylı Silivri Cezaevi’ni boyladı.

***

Hep denir ya, düşmanıma bile dilemem. Hiç sempatim olmasa da, Fatih Altaylı’nın Silivri’de mahpus tutulmasına isyan duygusuyla doluyum. Silivri’ye kapatıldıktan sonra yazdığı ilk mektuptaki ruh halini iliklerime değin hissettim.

Sonra “hükmen tutukluluk halinin devamına” ifadesiyle biten son duruşmadaki karara tepkisi. Elindeki dosyaları kâğıtları fırlatarak isyan etmiş. Öylesine tanıdık bir isyan ki!

Sonra, geçmişteki bir Teketek’te Fatih Altaylı’nın Levent Kırca ile diyalogları:

Levent Kırca: Silivri’deki gazeteci arkadaşların için bir kere olsun oraya gitmek aklına gelmedi mi?

Fatih Altaylı: Hayır!

Levent Kırca: Hiç gitmeyecek misin?

Fatih Altaylı: Hayır! Mecbur muyum cezaevine gitmeye?

Diyaloglar böyleydi. Geçmişte Silivri’deki gazeteci meslektaşlarını ziyaret etmeyi aklına bile getirmeyen Fatih Altaylı şimdi Silivri Cezaevi’nde. 

***

Yaralı kuşa kurşun atılmaz. Kültürümüzde böyle denir. Şimdi yazacaklarım yaralı kuşa kurşun atmak sayılmasın. Fatih Altaylı’yı iç hesaplaşmaya çağırmak olsun.

Mahpusluk zor zanaattır; insanın kendisini yenilemesi, yeniden üretmesi için de bir fırsattır. Tabii ki fırsatı değerlendirmesini bilen için.

Fatih, mahpusluk günlerini iç hesaplaşma fırsatına çevirir mi?

Örneğin, Asil Nadir’in temsilcisi, daha doğrusu fedaisi olarak, gazetenin Ankara bürosunda aylardır maaş alamadıkları için direnen gazetecilerin karşısına çıktı. Henüz 26 yaşındaydı. “Belinde çifte tabanca taşıyordu. Gazetecileri silahla tehdit etti, yönetime el koydu. Maaş falan önemli değildi. Derhal çalışmaya başlamaları gerekiyordu. Patron böyle istemişti. Eli tabancaların üzerinde geziniyordu. Gazetecileri kovmaya yeltendi, başaramadı. Arkasını dönüp gitti.” (Anlatan Emin Çölaşan, Hürriyet, 9 Nisan 2004)

Fatih’in hatırlaması gereken o kadar çok günahı var ki. Özellikle, maçoluk ve cinsiyetçilik üzerine:

Radyo D günlerinde “Bâbıâli Yokuşu” adlı programda, derslere alınmamalarını protesto eden başörtülü öğrencilere “fahişeler” diye hakaret etmişti. 

Yine Radyo D’deki programında, 2002 yılı Nisan ayında Köln’de bir konferansta kadına yönelik devlet kaynaklı cinsel şiddeti anlatan Avukat Eren Keskin’i kast ederek, “Bu kadını ilk gördüğüm yerde cinsel tacizde bulunmazsam namerdim” demişti. 

Fatih’in tecavüz takıntısı, Irak’ta 1 milyon dolayında kadının tecavüze uğradığı ABD işgali öncesinde bir kez daha nüksetmişti. ABD’nin işgal harekâtına Türkiye’nin niçin ortak olması gerektiğini savunurken şöyle yazmıştı: “Türkiye’nin tavrı, ‘tecavüz kaçınılmazsa yapılması gere¬ken’ olarak özetlenebilir. Zevk almaya çalışmıyoruz, ama en azından ‘canı-mızı kurtarmaya’ gayret ediyoruz.” (Hürriyet, 1 Mart 2003). 

Google veya başka bir arama motoruna Fatih Altaylı taciz tecavüz sözcükleri yazılsa, cinsellik ve tecavüz takıntılı başka vukuatları da çıkar herhalde.

Peki neden tecavüz takıntılı?

Gazeteci Nuriye Akman, bir söyleşisinde dolaylı olarak sormuştu: 

N.A: Fatihçiğim, 0–6 yaş, kişiliğimizin temelinin oluştuğu bir dönem. Sen kendi tahlilini yap, böyle “savaşçı” olmanda çocukluğundan kalan ne var? 

F.A.: Kapıcımız tecavüz etti! (Kahkahalar)

N.A.: Yok canım daha neler! (Zaman, 11 Ağustos 2002)

***

Fatih Altaylı Silivri günlerinde iç hesaplaşmasını yapar mı yapmaz mı, bilemem. Bitirirken aklıma geldi. Sözlerinden dolayı hapis cezasına çarptırılmasına, iktidar karşıtı diye etiketlenen medyadaki iki elin on parmağını bile bulmayan sayıda gazeteci dışında kimse tepki göstermedi. Peki ya Teketek’teki program ortakları. Murat Bardakçı, Erhan Afyoncu, İlber Ortaylı, Cüppeli Şarlatan... İnsan iki kelime olsun bir şeyler yazar değil mi?

Murat Bardakçı büyükelçilik mi bekliyor? Ondan mı suskun?

İlber Ortaylı, suya sabuna dokunmama ataletinde mi?

Erhan Afyoncu, Milli Savunma Üniversitesi Rektörü olmanın sessizliğinde mi?

Fatih Altaylı Silivri günlerinde bu sessizlikleri de değerlendiriyordur sanırım.

Ne diyeyim? Aramıza hoş geldin mi Fatih Altaylı?


23 Kasım 2025 Pazar

HAYDİ İMRALI UMRESİ’NE!

Cumhur İttifakı’nın adlandırmasıyla “Terörsüz Türkiye”, Abdullah Öcalan’ın ifadesiyle “Barış ve Demokratik Toplum” sürecinde kritik bir dönemece gelindi.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, TBMM’deki komisyonun İmralı’ya giderek “kurucu önder” Abdullah Öcalan’ı dinlemesini önerdi. Önerisi tepkiyle karşılanınca, “Kimse gitmezse, alırım yanıma üç arkadaşımı; kendi imkânlarımızla İmralı’ya gitmekten, bir masa etrafında yüz yüze gelmekten imtina etmem” diyerek ısrar etti. (18 Kasım 2025)

(Ara not: Bahçeli, DEM Parti grup toplantısında Abdullah Öcalan lehine slogan atılmasına bile tepki göstermişti. Sonra ne oldu da, TBMM heyetinin Abdullah Öcalan’ı ziyaret etmesini dayattı?)

Bahçeli’nin dayatması üzerine komisyon, İmralı’da Abdullah Öcalan ile görüşmeyi kararlaştırdı. CHP, İmralı gidecek heyete katılmayacağını açıkladı.

Şimdi varsa yoksa CHP’nin Kürt meselesinde ne kadar günahkâr ve çözüm karşıtı olduğunun propagandasında. Sadece iktidar sözcüleri ve medyadaki aparatları değil, DEM Parti yöneticileri de CHP’ye veryansın ediyorlar. DEM yöneticileri CHP’yi korkaklıkla, “iktidar karşıtlığını çözüm karşıtlığına dönüştürmekle” suçluyorlar, hatta tehdit ediyorlar.

***

Oysa ortada çözüm süreci yok. Gerek Recep Tayyip Erdoğan gerekse süreçte mayın dedektörü rolü üstlenen Devlet Bahçeli, başından bu yana süreci “Terörsüz Türkiye” olarak tanımladılar, PKK’ye silah bıraktırmaya indirgediler. Bununla kalmadılar, PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG’nin kökten dinci Şara iktidarına boyun eğmesini istiyorlar. Asıl beklentileri ise Erdoğan’ın dördüncü kez Cumhurbaşkanı seçilmesine destek verilmesi.

Ortada Kürt meselesine çözüm getirecek bir süreç yok. TBMM’deki komisyonun adı “milli dayanışma kardeşlik ve demokrasi” ama ortada ne dayanışma ve kardeşlik var ne de demokrasi. Dayanışma yerine kutsiyet atfedercesine İmralı ziyareti dayatması, kardeşlik yerine komisyonda bile Kürtçe konuşulmasına tahammülsüzlük, demokrasi yerine muhalif siyasetçilere gazetecilere yazarlara cezaevleri...

Süreçten maksat Kürt meselesine çözüm değil. Öyle olsa, hiç değilse, yasa ve anayasa değişikliği gerektirmeyen adımlar atılırdı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması, belediyelere kayyım zulmünden vazgeçilmesi, iyi niyet göstergesi olmak üzere Ahmet Türk’ün göreve iade edilmesi, muhalif gazeteci ve belediye başkanlarının tutuklanmasına son verilmesi vs...

İktidar, Kürt kimliğinin tanınmasına yönelik anayasa değişikliğini önermek şöyle dursun, bu gibi sembolik adımları bile atmadı, süreci komisyona havale etti. Gelinen aşamada TBMM heyetinin İmralı’da Abdullah Öcalan’ı ziyaret etmesini dayattı; CHP ve muhalefet partileri bu dayatmayı kabul etmeyince CHP’yi şeytanlaştırıyor.

***

Sahi, süreçten maksat Kürt meselesine çözüm ise, sürecin ilerlemesi için neden Abdullah Öcalan tek çözüm ortağı olarak parlatılıyor, İmralı Umresi dayatılıyor? 

Naçizane, bu sorunun akla uygun bir yanıtını bulamıyorum. Bilinir ki, siyasi diplomatik sorunların çözümünde psikoloji de kritik öneme sahiptir. Bireylerin toplulukların duyguları düşünceleri, siyasi ve diplomatik kararlar üzerinde belirleyici olabilir. Kabul etmeli ki, Kürt halkının tanınma ve kimlik mücadelesinde Abdullah Öcalan tarihsel bir rol oynadı. Bununla birlikte, hak etmiş olsun olmasın, sadece Türklerin tamamında değil Kürtlerin azımsanmayacak bir bölümünde de negatif bir imaj edindi. Daha açık bir ifadeyle, nefret objesi haline geldi. Psikolojik harp bağlamında kendisine yakıştırılan sıfatları anmaya gerek yok. Üzerinde durulması gereken, bu denli negatif bir özne iken, neden tek çözüm ortağı olarak dayatılıyor? Üstelik, Öcalan 27 Şubat 2025’te açıklanan bildirgesinde, Türkiye Kürtleri için ayrı ulus devlet veya federasyon şöyle dursun, idari özerklik ve kültürel hak taleplerinden bile vazgeçti. Bu durumda kendisiyle neyin müzakeresi yapılıyor? TBMM’yi temsilen bir heyetin Abdullah Öcalan’ı İmralı’da ziyaret etmesi sürecin ilerlemesi için neden dayatıldı? AKP Genel Başkanı Erdoğan ve Bahçeli birlikte İmralı’ya gitseler daha etkili olmaz mı? Öcalan’ın ayağına gitmek istemiyorlarsa, Umut Hakkı ya da Cumhurbaşkanı’nın anayasada yazılı özel af yetkisiyle Abdullah Öcalan’ı Beştepe Külliyesi’ne getirtemezler mi? (İroni sayılmasın, umut hakkı ya da Cumhurbaşkanı’nın özel affıyla Abdullah Öcalan tahliye edilmeli, yasal siyasete katılmalıdır! En kritik kavşaklarda Erdoğan’ın başkanlığını desteklediğine göre Abdullah Öcalan’ın Erdoğan’dan bunu beklemeye hakkı vardır!)

Dediğim gibi, Abdullah Öcalan neden Kürt siyasetinin tek adamı olarak dayatılıyor ve benzer soruların akla uygun yanıtını bulamıyorum. “İmralı Umresi, muhalefetin katılmayacağı varsayımıyla, sürecin tıkanması ve bitirilmesi için planlanmış bir dayatma mıdır?” diye de sorulabilir. Umarım öyle değildir ama seçime iki yıl kalmış olsa da her an gündeme gelebilir. Geçmişte olduğu gibi, seçime aylar kala, Erdoğan ve Bahçeli’nin Kürt hareketini yeniden şeytanlaştırmaları sürpriz olmaz. Bugün CHP’yi korkaklıkla, iktidar karşıtlığını çözüm karşıtlığına dönüştürmeye çalışmakla suçlayan DEM Parti yöneticilerinin bu olasılığı akıllarında tutmalarında yarar var.

Son bir soru. Ahmet Türk’e göre, “Erdoğan, Kürtlere en fazla acı çektiren liderdir.” Madem öyle, süreci “Terörsüz Türkiye” diye sınırlayan Erdoğan tekrar Cumhurbaşkanı seçilmek için anayasa değişikliğini gündeme getirdiğinde DEM Parti ne yapacak?


13 Kasım 2025 Perşembe

İSKANDİNAVYA’DA SÁMİLER TÜRKİYE’DE...

Hayat yolculuğunda kutup bölgesine yolu düşürmek de varmış.

Kızım Elif Cihan ile birlikte Norveç’in Tromsø kentindeyiz. İskandinav Yarımadası’nın en kuzeyindeki Tromsø, başkent Oslo’ya kuş uçuşu 1150 kilometre uzaklıkta; kutup dairesinin 350 kilometre kadar kuzeyinde, yani kutup bölgesinde bir kent. Kasım ayının ilk haftası ama henüz kutup soğukları başlamamış.

İlk gün meşhur kuzey ışıklarını görmek istedik. Bunun için bulutsuz karanlık bir gece lazım. Tromsø’da hava kapalı. Bindik otobüse, bulutsuz geceyi üç saat sonra Finlandiya’da bulabildik. Onca zahmetin tesellisi, dolunaya karşın, kuzey ışıkları altında fotoğraf oldu.

İkinci gün tur teknesindeyiz. Sabah erkenden yola çıktık. İstikamet, Arktik Okyanusu, yani Kuzey Buz Denizi. Okyanus’un İskandinav Yarımadası’na girintisi fiyortların görünümü gerçekten muhteşem. Yine de Ege ve Akdeniz’in koylarıyla karşılaştırmadan edemedik. Hava kapalı ama zaman zaman ufuk çizgisinin hemen üstünde güneş görünüyor ve hiç yükselmiyor. Tromsø’da gündüz süresi dört beş saat kadar. Dört saat süren yolculuğun ardından nihayet balinalar... Tam bir saat balinaları seyrettik. Bu arada, 1992 yılında Rusya’daki araştırma havuzundan kaçıp Sinop’un Gerze İlçesi açıklarında ortaya çıkan beyaz balinayı andım. Gerze halkı adını Aydın koymuştu. Amerika’ya verileceği söylentileri üzerine protesto mitingleri düzenlenmişti. Bu söylentilerin ardından Aydın ortadan kaybolmuştu. Öyle anımsıyorum.

***

Tromsø'da üçüncü günümüz. Bugün Sámiler ile tanışacağız. Yoğun kar yağışı altında yarım saat sonra Tromsø kırsalında bir Sámi obasındayız. Tipiye varan kar altında, turist konukların ağırlandığı çadıra doluştuk; gürül gürül yanan sobanın etrafına dizildik. Oba temsilcisi Issat, kendisini tanıttıktan sonra programı açıkladı: Sámiler hakkında genel sunum, geyiklerin beslenmesi, serbest saat, yemek, sohbet, Sámi müziği...

Geleneksel giysi gakti içinde Issat Sámiler hakkında bilgi verirken sesi halkına sevgisiyle yüklü; kimi zaman coşkulu kimi zaman durgun. Sámilerin İskandinavya’nın en eski yerlisi, balıkçılık ve ren geyiği hayvancılığıyla geçinen göçebe bir halk olduğunu vurgulayarak başladı anlatmaya:

“Sámiler Norveç’in, İsveç’in, Finlandiya’nın ve Rusya’nın kuzey bölgelerinde yaşarlar. Ülkemiz bu topraklara sonradan gelenler tarafından paylaşılmış. Giysilerimize bakarak, aşağılamak için bize Lapon demişler. Lapp, yamalı elbise demek. Ülkemizin adını Lappland koymuşlar. Oysa ülkemizin adı Sápmi, bizler Lapon değil Sámiyiz!”

Diğer turistler ne düşündüler bilemem; “Ülkemiz bu topraklara sonradan gelenler tarafından paylaşılmış” cümlesi gülle gibi oturdu yüreğime. Issat devam etti anlatmaya:

“Halkımız yüzyıllar boyunca sömürgecilerin baskısı altında tutuldu, asimilasyona maruz kaldı. Dilimizi yasakladılar. Devletler, açtıkları yatılı okullarda çocuklarımızı resmi dillerinde okumaya mecbur bıraktılar. Kazara ana dilini konuşan çocuklarımız sınıf geçemediler, dönemi tekrarlamaya mecbur kaldılar. O zamana kadar ren geyiklerinin ve doğanın döngüsüne uyarak hikâyelerle masallarla özgürce büyüyen çocuklar dillerini kültürlerini unuttular. Bu şekilde yetişen bir akrabamız korkudan bir daha ana dilini konuşamadı. Ne zaman ki ihtiyarladı, demansa yakalandı, ölene kadar ana dilinden sayıkladı. Bizim yerimiz burası değil aslında. Büyük babam zamanında devletin teşvikiyle gelmişiz buraya. Nihayet Kral Harald V ve Norveç Parlamentosu Sámilerden özür diledi. Bugün daha iyi durumdayız.”

Bunları söylerken Issat’ın sesi durgundu; sesi, anadan atadan miras vatan özlemiyle yüklüydü. İnsanı zorla ya da razı ederek yurdundan koparsan da sıla özlemi kuşaktan kuşağa geçiyor. Öyle tanıdık bir duygu ki! Issat’ın anlattığı özlemi acıyı ben de iliklerime değin hissettim.

***

Sunumdan sonra Issat konuklarını geyikleri beslemeye çağırdı. Çadırdan çıktık. Kar yağışı hafiflemişse de hava çok soğuk. Issat’ın amcası her birimizin eline yem dolu kova tutuşturdu. Etrafta 300 dolayında geyik var. Kendiliklerinden gelip kovalarımıza başlarını daldırdılar. Ben hâlâ Issat’ın anlattıklarının etkisindeyim. Çocukluğumda köyün oğlak çobanıydım, güttüğüm kuzuları oğlakları anımsadım. İki ana dilim vardı, birini unutmuşum. Hani benim çocukluğum nerde?..

Geyikleri yemledikten sonra çadırlara döndük. Sıcak ikramlar, geyik etinden yemek, sohbet, joik (Sámi şarkıları) ... Dil farklılığından dolayı sohbet eksik kalsa da duygudaşlığın önünde engel yok. Hızlıca, Google teyzenin Sámiler hakkındaki paylaşımlarını karıştırdım.

Sápmi ülkesini paylaşan devletler “ilkel, pagan” olarak gördükleri Sámilere Hristiyanlığı dayatmışlar. Bir ara, kafa ölçümüne, kısırlaştırmaya bile tabi tutmuşlar. 

Adı geçen devletlerin “yabani” olarak gördükleri Sámileri “medenileştirmek” için uyguladıkları projeler de yabancı gelmedi bana. 20’nci yüzyılın başlarında arazilerin kullanılması, alınıp satılabilmesi, Norveççe bilmek ve Norveç adı edinmek koşullarına bağlandı. Sámilerin çoğu adlarını değiştirdi, Norveççe öğrendi. Sámice bilen insan sayısı hızla azaldı. Şartları kabul etmeyen Sámiler göçe zorlandı. Göçenlerin yerlerine askerlikten muafiyet, vergi indirimi gibi teşviklerle Ari ırktan kişiler yerleştirildi. Sámilerin Norveç nüfusundaki oranı yüzde 2’ye kadar düştü.

Norveç’te Sámilere yönelik ırkçılık 20’nci yüzyılın ortalarında yumuşamaya başladı; ırkçı uygulamalar aşamalı olarak kaldırıldı. Sámiler özerklik kazandılar, 1989’da kendi parlamentolarını kurdular. Nihayet Kral Harald V, 1997’de Sámi Parlamentosu’nun açılışında, özür diledi: “Norveç devleti iki halkın- Norveçliler ve Sámilerin topraklarında kuruldu. Sámi tarihi, Norveç tarihiyle iç içe geçti. Devletimizin Sámi halkına uyguladığı adaletsizlikten dolayı özür dilemeliyiz!” 

Kral’ın özür dilemesinin ardından Sámilere yönelik ırkçılığı işleyen filmler çevrildi. Norveç Parlamentosu’nda 2018 yılında Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu kuruldu. Komisyon’un raporu 12 Kasım 2024’te kabul edildi; Norveç Parlamentosu da Sámilerden özür diledi.

Norveç’te bugün Sámilerin kendi parlamentoları, ulusal marşları ve bayrakları var; ulusal günleri olan 6 Şubat’ı resmi bayram olarak kutluyorlar; kültürlerini yaşama ve ana dilinde eğitimin yanı sıra yaşadıkları bölgeler için karar alma hakkına sahipler.

***

Sámi obasında vedalaşma vakti. Vedalaşırken sarıldık birbirimize,  asimilasyona karşı yumruklarımızı kaldırdık...

Tromsø’da kış olanca sertliğiyle bastırdı. Yoğun kar yağışı altında uçağımız arazözle tepeden tekerleğe tüm gövdesiyle yıkandı. Nihayet havalandık; iki saat sonra Oslo’dayız. Hava durumu olarak, Oslo’da dünya varmış...

Tromsø’dan ayrılmasına ayrıldık da kalbim Sámi obasında kaldı.

Ezenlerin zulmü, ezilenlerin kaderleri birbirlerine öyle benziyor ki! 

Boyun eğdirmek, aşağılamak, ikinci sınıf insan ve ıslah edilmesi gereken topluluk muamelesi yapmak, kafatasını ölçmek, ana dilini yasaklamak, isim değişikliği, tehcir, asimilasyon...

Vicdanı körelmemiş insanlar için nasıl derin bir utanç değil mi? Değilse, egemen ulus egemen ümmet kimliğiyle bunca zulme ortaklık çok mu tatlı bir şey? Öyle ise Tengri ıslah etsin!

Sömürgeciliğe emperyalizme asimilasyona karşı ortak vatanda eşit yurttaşlık için omuz omuza yürek yüreğe mücadele eden insan evlatlarına selam olsun!




6 Kasım 2025 Perşembe

ERDOĞAN KÜRTLERE EN FAZLA ACI ÇEKTİREN LİDER!

Resmi olarak 22 Ekim 2024’te MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin PKK lideri Abdullah Öcalan’ı TBMM’de konuşma yapmaya çağırmasıyla başlayan sürecin üzerinden onca zaman geçti. Süreç diyorum, çünkü hâlâ ortaklaşmış bir adı bile yok. Cumhur İttifakı’na göre “Terörsüz Türkiye”... Abdullah Öcalan, Kandil ve DEM Parti’ye göre ise “Barış ve Demokratik Toplum”...

Peki aradan geçen onca zamanın ardından süreç hangi noktaya evrildi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 30 Ekim’de DEM Parti İmralı Heyeti’yle görüştü. görüşmeyi “geleceğe dair umut verici” olarak nitelendiren Erdoğan, “İnşallah bu görüşmenin yansımalarını önümüzdeki günlerde göreceğiz” dedi.

DEM Parti’den yapılan açıklamada da, “Sürecin daha hızlı ve sağlıklı ilerlemesi konusunda karşılıklı anlayış ve fikir birliği içindeyiz” denildi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, partisinin grup toplantısında “Terörsüz Türkiye menziline doğru emin adımlarla yürüyoruz” diye vurguladı. (5 Kasım 2025)

Kürt siyasetinin önemli isimlerinden Ahmet Türk de, “Devlet Bahçeli süreci sahipleniyor. Erdoğan desteklediği için süreç ilerliyor” diyerek, sürecin geleceği konusunda umutlu olduğunu dile getirdi. (Sabah, 3 Kasım 2025) 

Tüm bu iyimser açıklamalara karşılık, aradan geçen onca zamanda Abdullah Öcalan’ın PKK’ye fesih çağrısında bulunması, PKK’nin bu çağrıya sembolik silah yakma töreniyle karşılık vermesi,  “olası provokasyonlara karşı Türkiye’deki tüm güçlerini Türkiye dışına çekmesi”, sürecin bugüne kadarki kayda değer somut adımları oldu. İktidardaki Cumhur İttifakı’ndan ise bu adımlara karşılık somut bir adım atılmadı.

Gelinen aşamada, TBMM’deki Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu nafile toplantılarını sürdürüyor. Devlet Bahçeli, komisyonun İmralı’ya giderek “kurucu önder” Abdullah Öcalan’ı dinlemesini önerdi. 

Ahmet Türk, Bahçeli’nin önerisini “devlet aklı” olarak nitelendirdi; kendisine çok saygı duyduğunu söyledi. Ahmet Türk, Erdoğan’ı da “Mustafa Kemal dışında devletin bütün kurumlarında etkin gücü olan kişi” diye yücelterek, sürecin ilerlemesi konusunda Erdoğan’a önemli görev düştüğünü vurguladı. (Sabah, 3 Kasım 2025)

Bu arada Erdoğan’ın Başdanışmanı Mehmet Uçum, sürecin nasıl ilerleyeceği konusunda “Önce örgüte silah bıraktırma için geçiş süreci yasaları çıkarılacak demokratikleşme ile ilgili düzenlemeler ondan sonra gelecek” dedi.

DEM Parti Grup Başkanvekili Sezai Temelli, beklenen yasaların yıl sonuna kalmadan Meclis gündemine gelmesini ve yasalaşmasını umduklarını söyledi. (3 Kasım 2025)

***

Tarafların iyimser açıklamalarına karşılık süreç Kürt meselesini gündemden çıkartacak bir sonuca varır mı?

Geçmişteki benzer süreçlerin kanlı provokasyonlarla kesintiye uğraması, daha önemlisi sürecin en yetkili aktörü Erdoğan’ın Kürt meselesine ilişkin tutumu, bu soruya olumlu yanıt verilmesini güçleştiriyor ne yazık ki.

Başta da belirttiğim üzere sürecin adında bile ortaklaşılmış değil. Esasen “Terörsüz Türkiye” ana başlığı, Cumhur İttifakı’nın gündeminde Kürt sorunu ve demokratikleşmenin bulunmadığının itirafıdır. Zaten sürecin en önemli en yetkili karar vericisi Erdoğan’ın sorunu Kürt sorunu olarak değil terör sorunu olarak gördüğü, süreci PKK’ye silah bıraktırmaktan ibaret saydığı biliniyor. Hemen her konuda çelişkili ve tutarsız siyaset izlese de Erdoğan, Kürt sorunu konusunda hiç zikzak yapmadı. 

Erdoğan, demokrasi tramvayındayken bile Kürtlere “Tek devlet, tek millet, tek bayrak, tek vatan. Buna karşı çıkanın Türkiye’de yeri yok. Buyursun istediği yere gitsin” diyerek kapıyı gösterdi. (Hürriyet, 2 Kasım 2008)

Erdoğan’ın sözlerine o tarihte Demokratik Toplum Partisi DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, “Kimi kimin vatanından kovuyorsun? ABD’nin icat ettiği Başbakan’ın bu halkı kendi anavatanından kovma çağrısı, trajikomik bir durumdur.” diye karşılık vermişti.

AKP Genel Başkanı Erdoğan ile Kürt siyaseti arasındaki polemik sonraki yıllarda da çok kez yinelendi. Erdoğan, “Bizim Kürt meselesi diye bir sorunumuz yok. Kürt meselesi diye ülkemize giydirilmeye çalışılan deli gömleğinden kurtulduk.” diyebildi. (AKP Grup Toplantısı, 5 Ekim 2022)

Ahmet Türk ise, “Erdoğan, Kürtlere en fazla acı çektiren liderdir. Ama devlet içinde gücü var, isterse çözebilir.” dedi. (20 Şubat 2024)

Bu polemiklerden sonra nezaket iltifat. Ne kadar sahicidir? 

Erdoğan rol yapmıyor da, özellikle Devlet Bahçeli’nin sürece ilişkin söylemi ve eylemi ne kadar sahicidir?

Ahmet Türk ve diğer Kürt siyasetçiler, Erdoğan'ın ve Bahçeli'nin sorunu çözeceğine gerçekten inanıyorlar mı?

Takdir okuyucunun.

***

Bitirirken aklıma geldi. Ahmet Türk, son 15 yılda, halk oyu ile üç kez seçildiği belediye başkanlığından Erdoğan’ın kararıyla uzaklaştırıldı. Yani Erdoğan’ın antidemokratik iktidarından kişisel olarak da zarar gördü. Buna karşın, Kürt siyaseti adına Erdoğan’dan davacı olmuyor, iltifat ediyor. Elbette, barış görüşmeleri yaka paça kavgacı üslupla yapılmaz da, iltifatın ve nezaketin de bir sınırı olmalıdır. Kürt siyasetçileri bu sınırı aşmış görünüyorlar. Buna karşılık Erdoğan’da yumuşamanın nezaketin zerresi yok. Anayasa ve yasa değişikliği gerektirmeyen adımları bile atmıyor.

Ahmet Türk, yerine kayyım atanmasına bahane olan davadan beraat etti. Buna karşılık, Erdoğan iktidarı, Ahmet Türk’ü göreve iade etmedi, kayyımın süresini uzattı. Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın tahliyesi konusunda ise topu mahkemeye attı. Hoş, Anayasa Mahkemesi’nin ve AİHM’nin kararlarını bile tanımıyor. Gerek Tayyip Erdoğan’ın gerekse Abdullah Öcalan’ın Demirtaş’ı Kürt siyaseti adına etkin ve aktif bir aktör olarak görmek istemedikleri biliniyor. Umulur ki, Osman Kavala ve Can Atalay’da olduğu gibi, Demirtaş ve Yüksekdağ’ın tahliyeleri yerel mahkemeye takılmaz.


31 Ekim 2025 Cuma

FETULLAH MEZARDA FİKRİ İKTİDARDA

Bir ülkenin MİT, CIA, KGB vs gibi istihbarat örgütünde çalışan görevlilere AJAN denir. Ajanlar saha elemanı olarak bilgi toplamanın dışında operasyon da düzenleyebilirler.

Bir ajan ya da donanımlı bir yurttaş başka ülkelerin istihbaratına çalışıyorsa CASUS denir. Casusluk, sadece bir devlete değil, şirkete veya bir kişiye bağlı olarak da yapılabilir. Bir iş veya meslek olarak kabul edilirse casusluk dünyanın en eski mesleklerinden biridir.

Bir de istihbarat örgütlerinin kullandıkları muhbirler vardır ki, sözünü etmeye değmez.

Çalışma yöntemi bağlamında gazetecilerle ajanlar ve casuslar arasında çok ince bir çizgi vardır. Ajan ve casus, topladığı edindiği bilgiyi gizli tutar, çalıştığı kişiye veya kuruma verir. Gazeteci ise binbir zahmet ve emekle edindiği bilgiyi kamuoyuna açıklar.

Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu, siyasal iletişimci Necati Özkan ve TELE1 Genel Yayın Yönetmeni etrafında oluşturulan casusluk hikâyesine bu temel kavramlar ışığında bakılmalı.

***

İddia o ki, İmamoğlu, Özkan ve Yanardağ, Hüseyin Gün adlı kişi üzerinden başta İngiliz istihbarat örgütü MI6 olmak üzere yabancı devletler lehine casusluk faaliyetinde bulunmuşlar.

Peki casusluk faaliyeti olarak ne yapmışlar? Hüseyin Gün kim? 

Medyaya parça parça sızdırılan soruşturma anlatılarına göre Hüseyin Gün, İngiltere’de lise ve üniversite eğitimi aldıktan sonra enerji, bankacılık vs sektörlerde çalışmış. 2004 yılında tanıştığı Seher Alaçam ile ortak yatırım firması kurmuş. Bu firma bir süre sonra kapanmış ama Hüseyin Gün Seher Alaçam, Latif Aral Aliş ve eski CIA direktörlerinden Aaron Barr ile birlikte teknoloji firmaları kurmuş. Gün’ün “aile dostum” dediği Aliş, savunma şirketi Sarsılmaz Savunma’nın sahibi; ATAK, HÜRKUŞ, HÜRJET, KAAN gibi projelerde faaliyet gösteriyor.

Derken, Seher Alaçam, 2022 yılında İstanbul’da evinin havuzunda ölü bulunuyor. Seher’in öz oğlu Ümit ve “manevi oğlu” Hüseyin Gün hayli gösterişli bir ölüm ilanı veriyorlar. Sonra aralarında nasıl bir anlaşmazlık çıktıysa, Ümit Alaçam, Mart 2025’te Hüseyin Gün hakkında ihbarda bulunuyor, casuslukla suçluyor. Hüseyin Gün bir süre izlendikten sonra Temmuz 2025’te tutuklanıyor. Şifresini verdiği kriptolu telefonun rehberinde yok yok. MI6 Başkanı, CIA ajanları, Mossad subayları, eski İngiliz generallerine kadar bir dolu istihbaratçı...

Derken Hüseyin Gün, Ekim 2025’in son haftasında “etkin pişmanlık” hükmünden yararlanmak için 262 sayfalık “itiraf” dilekçesi veriyor. Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan ve Merdan Yanardağ’ın adları bu pişmanlık dilekçesinde geçiyor. İmamoğlu, Özkan ve Yanardağ tutuklandılar; TELE1’e kayyım atandı...

***

Medyaya bölük pörçük sızdırılan iddialara göre, Merdan Yanardağ, Seher Alaçam’ın TELE1 destekçisi olduğunu, Hüseyin Gün’ü Seher Alaçam vesilesiyle tanıdığını söylüyor. Hüseyin Gün de (hem de etkin pişmanlık ifadesinde) “manevi annesi” Seher’in TELE1’i desteklemesi nedeniyle Yanardağ ile tanıştığını söylüyor. Seher Alaçam, 2023 seçimleri öncesinde şoförü aracılığıyla TELE1’e iki kez bağışta bulunmuş. Yanardağ’ın adı şoförün anlatımı üzerine casusluk dosyasına eklenmiş. Hem Merdan Yanardağ hem Hüseyin Gün, telefon şifrelerini vermişler. İki ismin yazışmalarında casusluk izlenimi verecek bir diyalog bulunamamış. Çoğunlukla CHP’nin beceriksiz bir muhalefet partisi olduğuna ilişkin diyaloglar. Gün’ün telefon kayıtlarında yüzlerce isim geçiyor ama savcı Merdan Yanardağ’ı seçiyor ve TELE1’i susturuyor.

Necati Özkan’ın casusluk soruşturma dosyasına eklenmesine gelince. Hüseyin Gün, itiraf dilekçesinde Mart 2019’da iptal edilen seçim sonrasında İstanbul verileri üzerine çalışma yaptığını söyleyerek, ikinci turda İmamoğlu’nun kazanması için birlikte çalışmayı önermiş. Necati Özkan da, internetin yeraltısında İBB veritabanı verilerinin bulunabileceğini söyleyip incelenmesini istemiş. Yani savcılığın casusluk tezini dayandırdığı ifadede bile “gizli” olduğu öne sürülen verilerin Necati Özkan tarafından internete yüklendiği iddiasının tam tersi anlatılıyor. Bu diyalogun sonrasında Necati Özkan, Hüseyin Gün’ün önerisini pahalı bulmuş ve iletişimini kesmiş. Savcılığın elinde Necati Özkan’ı yalancı çıkaracak bir kanıt olsa, Hürriyet’in tetikçi yazarı Nedim Şener’e çoktan sızardı herhalde.

Ekrem İmamoğlu’nun dosyaya eklenmesine gelince. Medyaya servis edilen tek kanıt, Hüseyin Gün ve Seher Alaçam’ın 31 Mart 2019 seçiminden sonra Ekrem İmamoğlu’na tebrik ziyaretinde çekilen bir fotoğraf. Fotoğrafta Hüseyin Gün, Seher Alaçam ve Ekrem İmamoğlu, makam odası gibi bir odada gözüküyorlar.

***

Sadede gelecek olursak.

Ceza soruşturmasının evrensel ilkesidir. Soruşturma gizlidir, kovuşturma açıktır. Buna karşın Türkiye’de 12 Eylül darbesinden, özellikle AKP iktidarından bu yana neden soruşturmalar medya aracılığıyla alenileştirilmekte, insanların lekelenmeme hakkı ihlal edilmekte; daha acısı, iktidara muhalif kimselere düşman ceza hukuku uygulanmaktadır?

Somut olayda nasıl olup da Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan, Merdan Yanardağ hakkında casusluk soruşturması açılıp tutuklama kararı verilebildi?

Savcılık, casus olup olmadığı halen tartışmalı zanlı Hüseyin Gün’ün İmamoğlu, Özkan ve Yanardağ hakkındaki casusluk iddiası içermeyen irtibatlarından casusluk soruşturması açarken; Hüseyin Gün’ün itirafnamesinde adları geçen iktidar partisi mensupları hakkında neden soruşturma açmıyor? Örneğin Hüseyin Gün 10 Şubat 2010’da Lordlar Kamarası’nda “Yükselen Türkiye” etkinliği düzenlemiş. Toplantıya o dönem AB ile görüşmelerden sorumlu devlet bakanı Egemen Bağış, Başbakan Danışmanı İbrahim Kalın, eski bakanlar Kürşat Tüzmen, Yaşar Yakış ve Nursuna Memecan da katılmışlar.

İktidar partisinin Hüseyin Gün ile bir irtibatı da Fuat Avni ile ilgili. Gün’ün ifadesine göre, 17-25 Aralık sürecinden sonra sosyal medyada “Fuat Avni” adıyla AKP aleyhine iletiler paylaşan kişinin tespiti için dönemin AKP İstanbul Milletvekili Mehmet Sekmen yardım istemiş, bunun üzerine Emniyet Genel Müdürlüğü’nde sunum yapmış...

Minik bir soru daha: İktidar medyası casusluk soruşturmasını sahiplenmekte köpürtmekte neden isteksiz, hevessiz?

***

Soruşturmanın özündeki tutarsızlıklara çelişkilere ilişkin daha pek çok soru üretilebilir.

Anlaşılıyor ki, İBB Başkanı ve CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu hakkında açılan davalar toplumun çoğunluğunda karşılık bulmayınca bu defa casusluk suçlaması üretildi.

Bu casusluk soruşturmasının MİT, Savcılık ve Polis aracılığıyla yürütüldüğü söyleniyor. Gerçekten böyle ise tebrik etmek gerekir mi, bir şey demeyeyim.

Ekrem, Necati ve Merdan 2019 İstanbul seçimlerini, Hüseyin Gün’ün casusluk babındaki katkılarıyla kazanmışlarsa, tebrikler doğrusu! Mart 2019’da sadece 13 bin olan oy farkı Haziran 2019 seçiminde 800 bin oy farkına böyle çıkmış demek ki! Meğer, 2019 İstanbul seçimi aslında bir casusluk operasyonuymuş. Sandık başlarında oyları MI6 ajanları saymışlar! Bir kere daha tebrikler! Dünya casusluk tarihine altın harflerle yazılmalı! 2024 belediye seçimlerinde böyle casusluk hizmetine neden ihtiyaç duymadılar, rastladığımda kendilerine soracağım!

Anlaşıldığı kadarıyla casusluk iddiası, bilmem nereden sorumlu imam Mustafa Özcan üzerinden FETÖ’ye bağlanacak. Öyle ise, Fetullah Gülen mezarında kıs kıs gülüyordur. Bir kumpas soruşturması ve kovuşturması bu kadar mı beceriksiz kurgulanır diye. Ah ah! Neydi o kumpas davaları? Koskoca TSK nasıl dize getirilmişti?..

Her şeye karşın Fetullah Gülen mezarında yine de mesut mesrur olmalıdır. Kendisi mezarda ama beceriksiz dava arkadaşları eliyle olsa da fikri iktidarda!


17 Ekim 2025 Cuma

KADINLAR İSLAM İLE ŞEREFLENMİŞTİR!

Muhterem müm’inler, müm’ineler,

İslam’ın kadınları nasıl yücelttiğini soruyorsunuz.

Hamd olsun, İslam kadınların refah ve huzuru, aile saadetinin tesis ve idamesi hususunda son derece titiz ayrıntılı emirler ve hükümler getirmiştir. 

İslam’ın aile saadeti hususunda vaaz ettiği nice hüküm ve emirlerden biri de Nisa Suresi’nde vahyedilmiştir. Bu emir şöyledir:

“İyi kadınlar, itaatkârdırlar. (Evlilik yükümlülüklerini reddederek) başkaldırdıklarını gördüğünüz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın! (Bunlar fayda vermez de mecbur kalırsanız) onları (hafifçe) dövün! Eğer itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın!” (Nisa 34, Diyanet Meali)

“Fenalık ve geçimsizliklerinden korktuğunuz kadınlara gelince: Önce kendilerine öğüt verin, yataklarından ayrılın! Bunlar da fayda vermezse dövün! Eğer size itaat ederlerse kendilerini incitmeye başka bir bahane aramayın!” (Nisa Suresi 34, Elmalılı Hamdi Meali)

***

HALİL ÜRÜN ALLAH’IN EMRİNİ YERİNE GETİRDİ

İslam’ın kadınlara dair bu hüküm ve emrinin nasıl tatbik edildiğine gelince. Mahkeme zabıtlarına ve matbuat sayfalarına kayıtlı bir hadise ile yanıtlamaya çalışalım.

Eski Konya Belediye Başkanı ve AKP kurucularından, 22. Dönem AKP Milletvekili Halil Ürün Beyefendi, imanı muhkem bir Müslüman. Eşi Esma Hanımefendi de öyle. Halil Bey, 2006 yılında milletvekili olarak Ankara Çankaya’da ikamet ederken Allah’ın bu emrini icra etti. Niye mi? O günlerde matbuata yansıyan haberlere göre, aile içinde münakaşa çıkmış. Esma Hanım, Halil Bey’in kendisini aldattığı ve ikinci bir kadınla imam nikâhı kıydığı vehmine kapılmış. Esma Hanım rahatsızlığını beyan edince münakaşa şiddetlenmiş ve Halil Bey, Allah’ın emrini hatırlamış...

Bunun üzerine başvurulacak şer’i makam bulunamadığından hadise karakola ve mahkemeye intikal etmiş. Adli tıp raporunda, Emine Hanım’ın, pardon Esma Hanım’ın “kafasının tepe ve üst kısmında 2 santimetrelik, sağ şakağın üst kısmında 2x3 santimetrelik morarma-çürüme görüldüğü, el kemiğinin orta kısmında ezilmeye rastlandığı” kaydedilmiş. Hal böyleyken Halil Bey’in kurucularından olduğu AKP, “Tüzükte ilgili madde olmadığı” ve olayın “aile içi” olduğu gerekçesiyle disiplin işlemi başlatmayı gerekli görmemiş.

Esma Ürün Hanımefendi o hadiseden sonra matbuata verdiği mülakatlarda, daha önce ailede dayak yemediğini, el kol hareketleriyle sözlü şiddete maruz kaldığını, “düzelir geçer” diye katlandığını, “ikinci kadın olayında bu işi çözelim” noktasına geldiğini anlatmış: “İkinci eş, çok onur kırıcı. ‘Ya ben, ya o’ dedim. Bunu söylediğim için dayak attı. Geri dönmeyi düşünmüyorum. Bu sefer bardak taştı.” (Sabah ve Hürriyet, 16 Mayıs 2006)

Esma Hanımefendi öylesine inançlı bir müm’ine ki, (Allah kendisinden razı olsun!), o gün bile aynı mülakatta, İslam’ın kadınları nasıl şereflendirdiğini söylemekten kendini alamamış: “İslam dini kadınlara çok geniş özgürlükler vermiştir. Bizim dinimizdeki kadar, hiçbir dinde özgürlük yoktur.” (Sabah ve Hürriyet, 16 Mayıs 2006)

Halil Ürün Beyefendi’ye gelince. O da, Vakit Gazetesi’ne (bugün Yeni Akit) içini dökmüş. İkinci kadınla izdivaç girişimini dedikodu olarak nitelendirmiş: “Tartışmamız evlilik meselesinden çıkmadı. Tabii ki bir kadının kendine göre kaprisleri oluyor. Her ailede olabilecek türden bir hadise... O şekilde kuvvet kullanmak tabii ki doğru bir şey değildi ama makine değiliz. Kendimizi ayarlayamadığımız oluyor. O da kendini bilmeyerek karakola kadar gitti. Ertesi gün veya üç dört gün sonra vazgeçti davasından. Olay budur.” (Vakit, 13 Mayıs 2006)

"Aile içindeki" bu hadise o günlerde matbuatta epeyce konuşulmuş yazılmış. Hatta dünya medyasında bile yankılanmış. Neticede, Esma Hanım şikâyetini geri almış ama dava kamu adına devam etmiş ve laik zihniyetteki mahkeme Halil Bey’i 6 (altı) ay hapis cezasına çarptırmış. Mahkeme hükmün açıklanmasını geri bırakarak cezayı kesinleştirmiş. Dava şer’i mahkemede görülse nasıl bir karar çıkardı acep?

***

HALİL ÜRÜN’DEN AİLE GÜVENLİĞİ KONFERANSI

Sadede gelmek icap ederse. İşte o Halil Ürün Beyefendi Allah’ın izniyle 18 Ekim 2025 günü AKP yönetimindeki Konya Büyükşehir Belediyesi’nin Kitap Günleri etkinliğinde “Aile Güvenliği” konulu konferans verecek. Konferans 18 Ekim günü saat 13:00’da başlayacak. Halil Bey herhalde Nisa Suresi 34’üncü ayette vaaz edilmiş Allah emrini nasıl tatbik ettiğini anlatacaktır sanırım.

Hayırlara vesile olur inşallah!

Bu vesileyle müm’inler müm’ineler, 

Ateist Aziz Nesin’i hayırla rahmetle yad edenler çıkabilir. Aman ha! Allah katında büyük gazap vardır!

Cumanız mübarek olsun netekim!


NOT: Facebook ahalisinden İbn’ül Sallama Hükümran Efendi’nin cuma vaazıdır. 

Okuyana dinleyene selametle!


13 Ekim 2025 Pazartesi

TERÖRSÜZ TÜRKİYE TERÖRSÜZ FİLİSTİN!

İslami Direniş Hareketi HAMAS’ın 7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı saldırısının ardından Siyonist İsrail faşizminin Gazze şeridine sıkışmış Filistin halkına yönelik soykırımına Trump Planı ile mola verildi.

HAMAS’ın ve İsrail hükümetinin kabul ettikleri Trump Planı’na göre, ilk aşamada tüm esirler serbest bırakılacak, Gazze'ye tam kapsamlı insani yardım gönderilecek. Esirlerin iadesinden sonra Hamas silah bırakacak, silahlarını teslim eden Hamas üyeleri affedilecek; Gazze’den ayrılmak isteyen Hamas üyelerine güvenli geçiş imkânı tanınacak. İsrail, Gazze’yi ilhak etmeyecek; İsrail ordusu belirlenen takvime göre geri çekilecek.

Gazze, Trump başkanlığında geçici bir komite tarafından yönetilecek. İngiltere’nin eski başbakanlarından Tony Blair’in başkan yardımcısı olacağı bu komite, Gazze’nin yeniden inşası için çerçeveyi ve finansmanı belirleyecek. Hamas ve direnişçi diğer gruplar Gazze’nin yönetiminde yer almayacak. Gazze yeniden inşa edilirken Filistin halkının kendi kaderini tayin ve devlet kurma hakkı yönünde bir yol haritası oluşturulacak...

Trump planı özetle böyle. Daha da özeti, Gazze’ye süresi belirsiz yetkisi sınırsız manda yönetimi, yani bir tür işgal yönetimi dayatılıyor. Filistin halkı kendi kaderini tayin hakkından mahrum bırakılıyor, bağımsız devlet hakkı rafa kaldırılıyor.

Bu haliyle Trump planı aslında barış belgesi değil, teslimiyet senedi ama Hamas kabul etti; İsrail ordusu Gazze’den birazcık çekildi. Gazzeliler evlerine işyerlerine dönmeye başladı. Harabelerin arasında tozun toprağın içinde yalınayak ya da bir kamyonetin kasasında çoluk çocuk yaşlı genç on binlerce insanın yüzlerindeki sevinç anlatılacak gibi değil. Oysa kalıcı bir barış yok ama viraneye dönmüş evlerine dönüş sevinci içindeler. Bunca katliam ve acı sonrasında yaşanan bu sevinci ancak benzer acıya katliama maruz kalan halklar bilir.

***

Hamas, kuruluş bildirgesinde İsrail devletinin ortadan kaldırılmasını ve yerine İsrail, Batı Şeria ve Gazze’yi kapsayacak tek bir Filistin devletinin kurulmasını savunan bir örgüt. Bu amaç doğrultusunda terör eylemlerine de başvuruyor. Bu bağlamda Hamas’ın kendisi için teslimiyet ve intihar anlamındaki planı kabul etmesi, birebir olmasa da “Terörsüz Türkiye” sürecini anımsatıyor.

Hemen belirtelim, Türkiye’deki İslamcılar ve Tayyip Erdoğan Hamas’ı Kuva-i Milliye ile bir tutsalar da, Hamas sadece İsrail tarafından değil, çok sayıda Müslüman ülke tarafından da terör örgütü olarak görülüyor. Bu nedenle Hamas Arap ülkelerinde barınamıyor, sadece Katar’da yer bulabiliyor.

Trump Planı’nda Filistin’in manda yöntemine girmesi, kendi kaderini tayin hakkının belirsizleştirilmesi, Hamas ve diğer direniş örgütlerinin tasfiyesi öngörülüyor ya, say ki, “Terörsüz Filistin” süreci. 

“Terörsüz Türkiye” adıyla anılan süreç de benzer bir perspektife sahip. Kürt halkının kendi kaderini serbestçe tayin hakkı yok, ana dili kabul edilmiyor. Bu talepler için mücadele edenlere özgürlük yok. Bu defaki sürecin başlamasının üzerinden yıl geçti ama süreçte sadece ırkçı dinci rejime biat, Bahçeli’ye övgü, Erdoğan’a aşk ile bakma ve karşısında el pençe durma, Erdoğan’a ve Bahçeli’ye uzun ömür dileği, “kurucu önder” ya da “Kürt halk önderi” diye yüceltilen kişiye “umut hakkı” vaadi... Süreç başlayalı yıl geçti ama anayasa ve yasa değişikliği gerektirmeyen konularda bile adım atılmadı. Dinci ırkçı iktidarın Selahattin Demirtaş hakkındaki AİHM kararına son dakikada itiraz etmesi de gösteriyor ki, niyet ve amaç Kürt meselesine çözüm getirmek değil, Kürt seçmenin desteğiyle Tayyip Erdoğan’ı tekrar seçtirmek.

***

Kürt sorunu gibi Filistin sorunu da dinci ırkçı iktidar nezdinde siyasi istismar konusu olmanın ötesinde bir değer taşımıyor. ABD emperyalizminin ürünü Trump Planı ortaya atıldıktan bu yana iktidar sözcülerinin açıklamalarında, iktidar medyasında varsa yoksa Erdoğan’ın nasıl bir dünya lideri olduğu, Osmanlı ruhunun canlandığı, Türk ordusunun Filistin’de kurulacak uluslararası görev gücüne katılacağı, böylece asırlık aradan sonra Osmanlı’nın Filistin’e döneceği propagandası. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi BOP’un eşbaşkanı olmanın gerektirdiği vıcık vıcık bir hamaset. Nasıl olsa inanan milyonlarca seçmen var. Onca katliama zulme karşın İsrail’le süregiden ticareti sorgulamayan bir seçmen kitlesi. İsrail aleyhine Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne neden Türkiye’nin değil de Güney Afrika’nın dava açtığını da sorgulamıyor.

*** 

Gazze halkı harabeye dönmüş evlerine işyerlerine dönmenin sevinci içinde. Bilinmeli ki, Siyonist İsrail rejimini ve Amerikan emperyalizmini durduran anlaşma, Filistin halkının destansı direnişi ve dünya halklarının vicdanı ile geldi. Gazze’de kadını erkeği, yaşlısı genci, tüm Filistinliler onca ablukaya, katliama direnmese, dünyanın dört bir yanında vicdanlı insanlar ayağa kalkmasalar Filistin’de ateş kesilmezdi.

Filistin’de katliama mola verilmiş olsa da tekrar başlamayacağının garantisi yok. “Terörsüz Türkiye” süreci nasıl her an kesintiye uğrayacak kırılganlıkta ise “Terörsüz Filistin” süreci de öylesine iğreti. Gerek Hamas içindeki radikallerin gerekse İsrail’deki fanatik ırkçıların provokasyonlarına açık bir süreç. Trump’ın Erdoğan’a bahşettiği “meşruiyet” karşılığında Türk ordusunun Filistin’de kurulacak görev gücüne katılması her türlü provokasyona, tuzaklara ve maceraya açık bir proje. Umulur ki, böyle bir macera hevesine karşı duracak siyasi askeri yetkililer hâlâ vardır.

Temenni edilir ki, Filistin halkı da, sadece İsrail zulmünden değil Hamas’tan kurtulmayı da gündemine alır.

Filistin halkının özgürlük mücadelesinin desteklenmesi, Türkiye’deki ve özellikle İslamcı Arap ülkelerindeki emperyalizmin işbirlikçisi iki yüzlü rejimlerin teşhir edilmesini, emek barış demokrasi mücadelesinin yükseltilmesini gerektiriyor.

Filistin’de, dünyanın her yerinde emek barış ve demokrasi için ayağa kalkanlara selam olsun!